search instagram arrow-down

Malevich’in Sessizliği

Bana şöyle yazdı:

“Barok Kuyu”…

Bu kavram hakkında, ancak bu tamlama ile gösterenini bulan bir deneyim mekanizması hakkında bölük pörçük yazmışlığım var. Sağlam bir kuramın oturması ise zaman alacak. Bazı kavramlar veya önermeler vardır ki, insan bilimleri ile uğraşanlar üzerlerinde bir kelam etmeye başlamadan önce birkaç tanım yapıp bunu not ederler. Bu her zaman tekrarlanır. Sanırsın o kavram, önerme yenidir…Mesela “Barok” böyle bir kavramdır. Herkes Barok dendiğinde tarihsel, estetik, sanatsal, mimari, vs, paydalarda belli bir fikir sahibidir; bu fikre nazaran kelam dinlenir. Oysa, bazen bu fikirler ziyadesiyle farklılaşır; hatta örtüşen kısımları ayrıksı kısımlarından daha az olabilir. O yüzden Barok’tan bahsedilirken, önce Barok’tan ne anlaşıldığının açıklanması adettendir…

Barok Kuyu olarak anladığım kavram hakkında ne yazabilirim? Liebniz’in Monadoloji’sine kaymam, onun içinde tıpkı sıcak bir öğleden sonrasında, atlanan bir yüzme havuzunda, bir Hockney tualindeki çakırkeyiflilik dozunda dolanıp durmam gerekir. Kıvrım’da Deleuze’ün onda okuduğu mekan epistemolojisi ile de oyalanabilirim daha sonra…

Aşkınlık:

Barok alan kapalıdır; kendi içine dönüktür; kendi içinde ise çeşitlenebilir; belki de sonsuza kadar çeşitlenebilir. Türlü türlü bağlamlara, başka dünyalara açılabilir. Bu dünyaların içeriği ise Özne’ye bağlıdır (ya da öznelere bağlıdır).  Özne’nin yönelmişliğine; arzusuna; bilgi, görgü ve kültürüne belki…

Ya Psykhe?

Elbette ki önce Psykhe ile uzlaşılması gerekir. Dürtüyü ilgilendiren bu değil midir? Kim arzu ve yönelmişliğin ardındaki psişik boyutu reddedebilir?; ancak, sorun şu ki, eğer psikanalize girersek gerçeklerle boğulup, arzunun hakikatini de reddetmiş olmaz mıyız? Analizin çıkardığı “gösterenler” kümesi bizim bağlama ilişkin tutkumuzla ne zaman ontolojik bir ilişki kurmuştur ki? Psikanalizin meyveleri insana bolca duyumsal ve duygusal katalepsi yaşatır. Sonrasında kişi başladığı yere döner. Bu şekilde, psiko-farmakolojik bir desteğin de vazgeçilmez katkısı ile, kişi, istediği kadar “gri bir günbatımına” karşı oturup boş boş ufka bakabilir; ölümüne kadar…Arzu ise var olmaya devam eder. Doyum aynı yerde bulunacaktır; ama bu mevcudiyeti kabul, belli bir disiplinle, etik ölçeği aşmış modern bir ahlak düsturu ile ele alınırsa, yıkıcı gücünün etkisi biter. Vicdan Araf’ta kötü bir oyun oynamayabilir. Ruhlar mezarların çevresinde huzurla dolanır.

Bu bir yönüyle Arzu’nun ehlileştirilmesi gibi görünebilir. Gerçek ise bu değildir. Arzu’nun ontolojisi tartışılmaz. Arzu’nun “kavranması” gerekir. Kavranması ve modern epistemoloji ile açıklanması gerekir; sapkınlığın, başka öznelerin özgürlük ve benliklerinin korunmasının yegane çaresi bu kavrayışın sonunda Arzu’yu bir Barok Kuyu içine hapsetmektir. Barok Kuyu ise doğası gereği bir Monad ve içe dönük bir Hakikat olduğundan, aslen bu durum bir hapis hali anlamına da gelmemektedir. Elbette ki Cinselliğin mekanizması da aynı sebep sonuç ilişkileri ve epistemolojinin parantezi içindedir; ama burada bizi ilgilendiren çok daha geniş yaşamsal içeriklerdir.

Ona şöyle yazdım:

“Barok Kuyu’nun olmadığı bir bağlam söz konusu mudur? İnsan, bir senaryo, belli bir gösterge sözlüğü söz konusu olmadan, hadi ister öznel, isterse kitleye mal olmuş, kitlenin güdümünde söz konusu olsun, bir senaryo, belli bir gösterge sözlüğü söz konusu olmadan ortaya çıkan bir bağlamın parçası olabilir mi?”

Bana şöyle yazdı:

Olabilir elbette…Yalnız, insan derken, tasarlayan, tasarlayarak algılayan veya tasarlayarak alımlayan, ya da alımladığını kavradığı için tasarlamaya hazır olan özne, veya öznelerden söz ediyorsun sanırım…Malevich’i bilir misin? Burada epey bir süre kaldı; ama birkaç sene önce Moskova’ya döndü. Tuallerini Hugo’ya bıraktı. Onun bir tualinin yanına git. İyi bak ona… Sonra yaklaş ve yakından bak. Malevich’in sanatında Barok bir bağlam yoktur. Onun sanatında Barok olan hiçbir şey yoktur. Onun dünyası yaşanan alemin indirgenmiş, bastırılmış, pres altında ısıtılmış ve sonsuza kadar varlığı sürecek kadar gerçekliğini kaybetmiş temsil parçalarından oluşur. Gerçek o derece hoyratça ve tek hamlede manipüle edilmiştir ki, ulaşılan Hakikat sessizdir. Sana bir öğüt vereyim, Barok Kuyu’ların hiçbirisi sessiz değildir. O yüzden bence Malevich’in sanatına yakışan ve onun dünyasını bir Barok Kuyu’ya dönüştürebilecek tek mahal müzelerin sessizliği olacaktır.

_MG_2795_2

Hugo, Hugo Häring olmalıydı. Malevich 1927 yılında halen bilinmeyen bir nedenle paldır küldür dönmüş, uzun süredir bulunduğu ve aslında daimi olarak kalmak istediği Berlin’den Moskova’ya. O yıla dek 73 tual sergilemişti Berlin’de. Dönerken de bu yapıtlarını Häring’e bırakmıştı. O tuallerden birisini, 1915 yılında yaptığı süprematist anlamda yaptığı kendi portresini görmüştüm. Yakından da bakmıştım. Onun ne demek istediğini çok iyi anladım. Malevich Süprematizm’i öyle gerçekötesi bir hakikattır ki, yakından bakıldığında fark edilen patinalar, el çiziminin getirdiği hatalar, cinsel kimliğinin karanlık çıkmaz sokaklarına daldırtacak pozisyonlar olmadan partneriyle sevişemeyen, ya da hikaye ve karakterlerin fark etmemesi noktasına varacak kadar bir oyuncuya saplantı geliştiren yönetmenin hissettiği ile eşdeğer iç daralmasına sebebiyet verir. Bu yüzdendir ki, Malevich tuallerine hiçbir zaman çok yaklaşılmamalıdır.

_MG_2796_2

 

Bir Cevap Yazın
Your email address will not be published. Required fields are marked *

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: