search instagram arrow-down

MAGRITTE’İN ODASI

Magritte’in odası gerçektir. Metaforik bir mekan değildir. Magritte’in kelimeler ve anlamlarla derin bir uğraşı olduğu su götürmez bir gerçek tabii; Foucault’yu bile onun eksenine iten bu duruma ilişkin hiç kuşku yok. Pompidou’da açılan sergi ağırlıklı olarak bu konuyu üzerineydi zaten. Benim kastım başka bir bakış açısını denemek. Örneğin 1960 tarihli “İman Akdi” adlı tablosuna bakalım.

_mg_3150

Burada kapalı bir kapının kırık, veya parçalanmış kanadının ardında denize ve geceye bakan dar bir balkon görünür. Bu durum neden kelime veya dil düzeyinde bir anlama ilişkin olsun zorunlu olarak? Doğru, böyle bir anlam arayışında başta bir engeli-veya hapishane etkisi yaratan bir durumu-darp ederek yok edip, sonsuzluğa bakmak-ve belki de onunla buluşmak-isteyen ressamın edimini, vs.zikretmek çok rahatlatıcıdır. Lakin, belki de başka bir durum söz konusudur. Belki de kapalı kapı ardındaki mahali ve gecenin derinliğine açık halini aynı anda deneyimlemiş bir göz ve tinin her iki deneyim ve yaşanmışlığı aynı anda çağırabildiği bir nesnellik durumu söz konusudur.

p7

Ben bu tabloyu Pompidou,daki sergide gördüm; ancak, bu görüşten 13 yıl önce, ilk kez kullanmaya başladığım konvansiyonel bir fotoğraf makinesi ve ilkel bir photo-shop programı ile yaptığım bir deneme ile ne kadar benzeştiğini görünce şaşırmadım desem yalan olur. İşte Magritte’in odasının ne menem bir yer olduğunu düşünmeye başladığım an da o andır. Zira benim bu denemedeki amacım buydu; akşam perdeleri örtülü, açık ve gündüz dış mekanı gören açılmış balkon kapısı ile ilişkili yaşanan farklı anları aynı anda görmüşlüğümü, yaşamışlığımı yansıtmak. Peki Magritte’i çok mu zorluyorum? Belki…Neden denemeyelim bunu? Yani, ona, onun içinden, herhangi bir gösterge avcılığı takıntısına kapılmadan bakmak. Ressama, ressam gibi bakmak…Magritte ve karşılaştırıldığı diğer isimler, burada Le Corbusier ve Antonioni, onlar da her zaman benzer avların kurbanları olmamışlar mıdır? Mimarlar bu konuda daha şanssızdır; zira bir ekol, akım, ya da “izme” sokuluverirler. Dahası mimarlığın biricik kaynakları olan mekan ve tasarıma bakılmadan başka disiplinlerin müdahalesine açık olduğundan imar dediğimiz üretim\eylem alanı, mimari yapıta, özellikle bitmişliği üzerinden belli gözlüklerle bakmak sıradan bir durumdur. Antonioni’nin kadınları, Antonioni’nin gerçekliği, Antonioni’nin yapıtının tarihsel kesiti üzerinden söylem üretip, Antonioni’nin bir öykü anlattığı, bir dünya kurduğuna bakmadan sosyal bilimlerin farklı alanlarını besleyecek bir kaynak olarak masaya servis edilmesi de, Magritte’in her zaman dil ile başlayıp göstergebilimle devam eden modern toplumun anlam çözümleme tutukusunun tatmininde kullanılması aslında çok garipsenmemelidir; hatta Antonioni veya Magritte kendi üretimlerinde bunu destekleseler bile; peki neden? Zira modernist toplumun hastalıklarıdır bu paradigma gözlükleri. Bizim başka bir şeye ihtiyacımız var…Başka bir duruş ve bakışa…Bu isimlerin üçüne de bakarken çok daha saf bakan gözlere ihtiyacımız var…Magritte’in Odası o yüzden önemlidir. Bu terimi, hem Le Corbusier’nin, hem de Antonioni’nin de durduğu bir hayali kavramsal mekan olarak kullanmak istiyorum.

Burada PHilip K.Dick’in söylemini anacağım hüzünle: Bundan 44 sene önce sormuştu bizim böceklerden, diğer memelilerden ne farkımız olduğu ile ilgili sorusunu. Kuşkusuz zekanın getirdiği farkları niceliksel olarak gözardı edip, temayül analizimize ilişkin olarak soruyordu bunu. Bizim, yaşamaya ve türünü devam ettirmeye çalışan bir böcekten içgüdüsel olarak veya motivasyon olarak farkımız nedir? Buna şu soruyu da ben ekleyeyim: I-Phone 8 veya Airbus A320 ile, ispinozun ağaç kovuğundan böcek çıkarmak için gagasıyla tuttuğu dal arasında çok mu mesafe var? Buzların erimesi yüzünden köpekbalığı dolu cehennemi bir denizi geçip Güney Afrika plajlarına çıkan penguen sürüsünden çok mu farklıyız Mars’a gitmek için proje yaparken? Başka bir deyişle, önce Magritte’e ressam gibi bakarak başlayalım.

Magritte’in “kaba saba, avam” anlamında, Fransızca karşılığı tam Türkçe’ye çevrilirse “İnek” olarak adlandırılan bir dönemi vardır. 1948 yılında Paris’te bir sergi açar; Fransız intelligentsia’sı, ya da gerçeküstücü çevresi kendisini çok geç fark ettiği için “onlardan intikam almak istediğine” yorulan bir dönemindedir. Uslubu değişir; hızlı, özensiz, canlı renklerle oluşturulmuş yapıtları biraz Fovizm’i hatırlatan bir şekle dönüşmüştür. Hiç resim satılmaz bu sergide. İşin ilginç yanı kimse de “bu derece bedeli yüksek bir intikam ne demektir?” diye sormamıştır. Paris’e gelince neden birden değişmiştir? Ya da, “uslup değişikliği, ona şöhret getiren gerçekçi ve metafizik, düşlere benzeyen bilinen uslubundan başka ürünlere neden olmuşsa bu ne zaman başlamıştır?” diye de sormamıştır kimse. Oysa Magritte’in Renoir’ı, İzlenimciliği, Fovizm’i açıkça alıntılayan resimleri vardır. Neden bu resimleri onun “Oda’sından çıktığına ilişkin olarak” yorumlamayalım? Bu konuya da ileride değineceğiz; şimdilik bir kenara bırakalım…

Magritte’in Oda’sının içinden gördüğü dünya betimlemelerinden “Euclide’in Gezintileri”ne bakalım.

_mg_3175

Bu resmin gerçek bir peyzaja baktığını, Barok bir kent düzeninde bir bulvara baktığını düşünelim. Tüm modern hastalıklarımızdan kurtulup, böyle bir peyzajın var olduğunu, Magritte’in en fazla Orta Çağ kulesine benzeyen yapı ile bu Barok aksın perspektifine müdahale ettiğini düşünelim; ya da aslında sadece caddenin gerçek olduğunu (kentin görünümüne kıyasla), ama kulenin onun Oda’sının derinlik sarhoşluğu içinde (bu sarhoşluk çoğunlukla algılanan mahal, nesne veya içeriklerin farklı zaman dilimlerine ilişkin izlenim ve izlerinin, kısa süreli hafıza ile ilişkili zihinde bıraktıklarının beraber kotarılmasını da içerebilir; bu mahal, nesne ve içeriklere ilişkin hayalleri de içerebilir)bu kulenin aslında caddenin görünümünden ortaya çıkan bir hezeyan olduğuna karar verelim… Sonuç değişir mi?

Bu görüntünün gerçek görüntü ve bu görüntünün tuale aktarılmasından oluşan çakışma ise (Magritte’in 1933 tarihli “İnsanlık Hali’nden” bu yana ele aldığı bir anlayıştır bu, gerçeklikle tualdeki kurguyu çalıştırmak ve çizgisel zamanın belirleyişinin kırılışına dair söylem üretmek) bakış açımızla ortaya çıkan savı güçlendirmektedir…Başka bir deyişle burada kurgusal ve gerçek olanın yanyana, üst üste geldiği, tekinsiz bir durum söz konusudur.

Bu sarhoşluk hali kişiye musallat olmamışsa, ne tür bir mekanda ortaya çıkabileceğini en güzel ifade eden betimleme de yine Le Corbusier’ye aittir. Rio’da çizdiği bir eskizde figür Rio’nun “Pao de Açucar” denen kayalığın bulunduğu körfeze, “Botafogo”nun sırtlarından bakmaktadır.

Başka bir eskizde aynı yere, modern bir mekanın penceresinden bakmaktadır. Bu mekana dair belagatin onun modern mimarlığının aslında doğa veya mevcut olanla benzersiz bir kesintisiz ilişki kurmak amacında olduğunu anlattığı düşünülür; bir araştırmak gerekir: Sanırım Le Corbusier’nin de amacı buydu; ancak belki de içgüdüsel olarak çizdiği bu eskizler, onun mahallerinde, dışarısının Magritte’in bulvarı, kulesi, belki de her ikisinin de bir simülasyon veya hayal olduğu gerçeğine benzer bir hakikate dönüşmesinin Le Corbusier’nin bile tam farkında olmadığı ifadesiydi. Bu yüzdendir ki kendi mekanlarında insanların bıraktıkları izler, bir kitap, bir oyuncak, bisiklet, kül tablası, ve hatta yanan bir sigara mevcuttur; ancak insanlar yoktur; varsa da birer suretsiz gölge, “mannequin”ler kadar ölçeği belirlemekten aciz bir şekilde betimlenmişlerdir; veya yanıltıcı gölgelerdir (Gorlin’in metnine referansla bu betimlemeleri yazıyorum). İnsan Magritte’in odasında kendinin farkına varamıyor galiba; ama nesnelere saplanabiliyor; onları fetişleştirebiliyor; hatta bir başkasının vücudunu da fetişleştirebiliyor; ancak suretler, deklanşörün arkasındaki göz veya kalemi tutan el ile duygu alışverişine geçerek ona kendiliğinin farkına vardırtacak olan suretler görünmüyor; yani aracının kendisi yok; uçmuş bakan gözlerine rağmen; yok olmuş. Belki de bu yüzden Oda’sından çizdiği resimlerinde Magritte’in kendi sureti, ifadeden yoksun, derinlikten yoksun, adeta balmumundan başarısız heykellere benzemektedir.

Magritte’in Odası’nın sınırları Antonioni’nin “Blow-Up”ında pek net değildir. Film, seyircinin kendini geri çekip izlemesine izin vermez. Başka bir deyişle bu Oda içinde olan biteni, farklı bir tarih diliminde izleme şansımız olmaz bu yapıtta (diyelim ki 50 yıl sonra, bugün). Böyle bir durum, hiç kuşkusuz, anlatılan öykünün serim-düğüm-çözüm noktasında anlamlı bir belagatinin olmasını gerektirir. Böyle bir niteliği varsa, her öykü her farklı tarih diliminde popüler anlamda tüketlebilir, analiz edilebilir ve yapısal keskinliği nedeniyle Fenomenoloji’nin karmaşık katmanlarında boy vermeden tarihsel arşivde yerini kaygısızca alabilir.

Filmin bir tarihsel döneme ait olduğunu bize anlatacak yeterince detay vardır yapıtta. Örneğin nükleer savaş protestosu yapan gruplar, Londra’da 60’lı yıllarda inşa edilen ofis blokları ve düzenlenen Economist Plaza’da çekilen ilk sahneler, vs…Filmin kahramanı zaten böyle bir Oda’da yaşamaktadır. Anlamsız nesnelere duyduğu tutku (örneğin bir uçak pervanesi), antikacının dükkanını dolduran nesnelere aşırı ilgisi, moda fotoğrafçısı olduğundan kadın bedenleri ve giysilerinden oluşan fetiş dünyası onun Magritte’in Odası’nda yaşadığını gösterir. Bu Oda’da, kapitalist bir bağlamda, metalar dünyasında, sefaletin ziyadesiyle dolaysız yaşandığı düşkünler evinde ise mesleğinin sanatsal icrasını tatbik etmektedir. Yayıncısına “çok parası olmasını istediğini” söyler; “bu aptal orospulardan bıkmıştır”.Yayıncısı parası olsa ne yapacağını sorar; o da “özgür olurdum” diye cevap verir. Yayıncısı, düşkünler evinde çektiği fotoğraflardan birisindeki sefil adamı gösterir; ve sorar: “Onun gibi mi?”.

Gelgelelim Magritte’in Odası’nda Antonioni kahramanına ancak bir başka bakan gözlerin fark edebileceği bir öyküyü fark ettirir. Cinayettir bu öykü. Filmin kahramanı bir parkta genç bir kadın ve orta yaşın üzerinde bir adamın oynaştığını görür.

Gizlice fotoğraflarını çeker. Kadın bunu fark edince fotoğrafları almaya çalışır; ama ne oradaki çabası, ne de sonradan kahramanın şehirdeki evine gelip gösterdiği çaba buna yetmez. Fotoğrafların baskısı ise seyircinin de, fotoğrafçının da olaylar meydana gelirken farkında olmadıkları bir cinayetin işlendiğini, bir başka gözün perspektifinden ortaya koyar.

Durumu o gece yayıncısına, arkadaşlarına anlatmaya çalışsa da bir yere varamaz. Gündüz ise ceset ortadan kaybolmuş, stüdyosuna giren birisi negatifleri ve baskıları çalmıştır. Artık gerçek, ciddi bir yorgunluk ve olumsuzluk hali hastalıklı bir yüz ifadesi vermiştir yüzüne.  Amaçsızca dolaşırken filmin başında, sabahın erken saatlerinde bir jeep ile Economist Plaza’da dolaşan protestocu görünümündeki mimci toplulukla karşılaşır. Topluluktan iki kişi tenis kortunda görünmeyen bir top ve raketlerle tenis oynamaktadır. Oyuncular kortun dışına kaçan top senaryosuna onu da dahil ederler; topu isterler; önce direnir kahramanımız; güler, ancak sonra çaresizce boyun eğer; film son karelerinde uzaklaşan kameranın objektifinde o da ceset gibi kayboluverecektir.

Antonioni’nin yapıtında bu paralel öykü hayli dikkat çekicidir; zira, yukarıda da belirttiğim gibi aynı mekanda mevcut olmasına rağmen ne seyirci, ne de fotoğrafçı bu olayı fark etmiştir. 

Başka bir deyişle, eğer Magritte’in Odası’nda isek, biraz ötemizde, bir başka, tekinsiz bir öykünün meydana gelip gelmediğini, bir şeyler olup olmadığını asla bilemeyiz. Bizim bu olaya şahit olduğumuz an, elbette ki seyirci olarak, olaydan sonra fotoğrafları çeken kahramanın stüdyosunda negatifleri bastığı andır. Başka bir deyişle, olay olup bittikten sonradır. Başka bir deyişle, Magritte’in Odası’nda olup bitenler, paralel ve tekinsiz öyküler, aynı anda deneyimlenmez; bu bilincin her türlü paralel varoluşa açık olduğu bir an değildir. Bir çeşit anksiyete\kaygı dolu bir süreçtir. Tıpkı kahramanın, Antonioni’nin fotoğrafçı kahramanının vicdani çöküşündeki gibi, hesaplaşma dolu bir süreçtir.

 

 

Bir Cevap Yazın
Your email address will not be published. Required fields are marked *

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: