search instagram arrow-down

 Ata Morello ile Yazışmalar (Transkripsiyon) 02\01\2015-01\09\2015

Konu Değerlendirme 1
Gön amorello@γνῶσις.net 02 Oc.

-Dün bir kelime gönderdin bana: “Arıyorum” dedin.

-Ben de sana şöyle yazdım: “Ne aradığını biliyor musun?”

-Bu kelimeyi bana gönderdiğinin farkında değildin.

-Tellus diye yazdın arama motoruna. O da seni http://www.tellus.org sayfasına gönderdi. Başlangıçta çok rahatsız oldun. Türkçe’ydi sayfa. Güvenemedin. Ne olduğu belirsiz bir site idi. Sonra, mesaj kutusunda yazan notu gördün. Hani nasıl derlerdi: Şeytan dürttü. Rastlantılara, tanıdık seslere, kokulara, görüntülere karşı en savunmasız anlarından biriydi kuşkusuz; günü yaşamak adına en çok paralize olduğun bir andı; üstüne doğal bir şekilde çöken aldırmazlık içinde mesajını yazdın…Cevabını da aldın. Şimdi etrafına baktığında, içine kapandığında kendi kendine ne mırıldanabilirsen onu yaz bana. Soru sormak zorunda değilsin; bir şey paylaşmak zorunda da değilsin. Cevabım ve diyalog süreci seni endişelerinden arındıracak.

Konu Re:Değerlendirme 2
Gön Ap2001@tellus.com 02 Oc.

Hemen her gün Dünya’nın sonu ile ilgili olası süreçler üzerine kurgu belgeseller seyrediyorum; besin zincirinde kırılmalar, ucu insanlara ulaşmak üzere olan tür yok oluşları üzerine okuyorum; ısınan Dünya’da yaz dolularını, kış sıcaklarını, fırtınaları, tayfunları dinliyorum; ve her gün daha karanlık, vahşi, zorba bir hale gelen kalabalıkların katliamlarını seyrediyorum…Bazen aslında Zamanların Sonu’nun çoktan gerçekleştiği ve bu sonun ertesi günü yaşanacak fiziksel deliliğin simgesel örüntüleri ile karşılaştığım duygusuna kapılıyorum…Bazen yarını, yarından sonrayı zaten bildiğim duygusundan kendimi kurtaramıyorum…

Konu Re:Değerlendirme 3
Gön amorello@γνῶσις.net 03 Oc.

Bu ifşaat doğru bir başlangıç olabilir. Referanslarını mı kaybettin?; boşlukta süzülen bir yüreğin yakarışları veya anksiyetesi desem çok mu ağdalı olur?; belki yalnız değilsindir; ama yanlız olmadığının da önemi yoktur. Sana 3 adet dosya gönderiyorum. Bu dosyalarda bir baskısının bulunması pek de mümkün olmayan bir kitabın taranmış kopyası var. Senden basıp okumanı rica ediyorum. Ekrandan okumaya çalışmamanı tavsiye ederim.

Ekler

a1

Konu Re: A Morello 4
Gön Ap2001@tellus.com 10 Oc.

Metni karıştırdım. Tuhaf bir kitap.

-Yazarın soyadı senin soyadınla aynı; adresteki adın…Bu bir oyun mu?

-Bana bunu neden gönderdin? Benim yazdıklarımla ne alakası var? Bana bir şeyler hatırlatıyor. Daha önce gördüğüm, okuduğum bir öykü mü? Belki havaalanlarında hissettiklerimle ilgildir; ya da uçuş korkumun bana yaşattığı bir déja-vu’dür…Bilmiyorum.

Konu Re: A Morello 5
Gön amorello@γνῶσις.net 11 Oc.

Abraham D. Morello, babam, A.B.D. New Jersey’de, 1920 yılında doğmuş. Yazarlığını “romancı, hikaye veya deneme yazarı” gibi tamlamalarla süsleyecek, taçlandıracak zamanı pek olmamış; yaşam öyküsü bunu gösteriyor. Hatta bilindiği kadarıyla sadece 1 kitabı varmış. Kısaca uzun bir gazete makalesinden elde ettiğim bilgileri not edeyim:” Powers, J. (1973, December 21), Surreal Letters Brought by Storks, Los Angeles Times”; www.latimes.com sitesinden, şu linkten indirebilirsin; http://bit.ly/1KV9tyA

Onu hiç tanımadım. Soyadı dışında, yanımda ondan bana kalan hiçbir şey yok. Bu yüzden onunla ilgili yazarken birisine, oğlu olmamın beni taşıdığı farklı bir mertebe yok.

Bağlantı çok iyi çalışmayabilir. Site yeniden yapılandırılıyor. Ben sana makaleden özetlemeye devam ediyorum:

20’li yılların sonunda işini ve tüm ekonomik varlığını kaybeden babası, ailesini de yanına alarak, aile yadigarı topraklara, Louisiana’ya dönmeye karar vermiş; ancak, otomobille katedilen, New York’tan Louisiana’ya uzanan yolda neler olduğuna dair hiçbir kayıt yokmuş Morello’nun ölümünden sonra ardında bıraktığı birkaç defterden oluşan günlüklerde. Yolda, bilinmeyen bir nedenle, eşi, yani üç çocuğunun annesi yolda bir kasabada arabadan inmiş ve çekip gitmiş; ortadan kaybolmuş; ve bir daha, ancak, 1 yıl sonra ondan haber alacaklarını bilmeyen aile arkasından baka kalmış. Morello’nun defterlerinden birisinde bu ana ait sadece iki cümle yer almaktaymış; kullandığı kelimelerde herhangi bir duygusal geri bildirime ait gösterge bulmak mümkün değilmiş (hani hors-d’oeuvre tarzında psikanaliz oyunlarına girme diye yazıyorum).

Baba Morello 15 yaşındaki kızı, 12 ve 10 yaşlarında oğulları ile yolu tamamlamış. Morello Louisiana’nın taşrasında geçen yıllarından detaylı olarak hiçbir defterinde bahsetmemiş. New Orleans’ı ise epeyce anlatmış (New Orleans anılarının bulunduğu yaklaşık 270 sayfalık ciltletilmiş bir defter varmış). Babaları, bir akrabanın çiftliğine yerleşen çocuklar daha yeni çevrelerine uyum sağlayamadan ahırın çatısını onarmaya çalışırken aşağı düşmüş; ve ölümü 2 hafta kadar süren can çekişmeden sonra gerçekleşmiş. Abraham’a 5 yıl boyunca çiftlikte çalışmaya devam eden ablası bakmış. Kendinden 2 yaş büyük ağabeyi ise babanın ölümünden 2 yıl sonra çiftlikten kaçmış; Abraham’ın anı defterlerinden ağabeyinin donanmaya katıldığını haber aldığı 1941 yılına ait sayfalar bulunmaktaymış. Ağabeyin ölümü bu tarihten yaklaşık 1 yıl sonra, 1942 yılında Pasifik’te olmuş. Midway Savaşı’nda Akagi uçak gemisine saldıran filodaki bombardıman uçaklarından birisini ağabey kullanmakta imiş. Morello’nun defterine tutturulmuş 3 sayfalık yabancı bir mektup varmış. Mektup ağabeyinin silah arkadaşlarından birisi tarafından yazılmış; ve ağabeyini kahramanlığı için övdükten sonra ilginç bazı detaylara yer vermiş. Ağabeyi mektuba göre bir SBD kullanıyormuş. Ağabeyi hamulesini gemi üzerine pike yaparak bıraktıktan sonra uçaksavar ateşinden kaçmak yerine, dikeyde uzun bir yay çizip geminin platformu üzerine alçalarak adeta nefretini kusar gibi  top ve makineli tüfek ateşi açmış. Doğal olarak uçaksavar bataryalarının çoğunun üzerine çevrildiği düşünüldüğüne göre, gemi üzerinden geçişini tamamlamasına rağmen vurulmuş; uçağı ardında kalın ve koyu bir duman bırakarak çok kısa bir süre alçak irtifada deniz üzerinde seyrettikten sonra  havada infilak etmiş. Morello mektupta bu detayların altını özenle çizmiş.

Senden bir isteğim var. Sana verdiğim bu bilgileri canlandıracak bazı fotoğraf, resim, ne varsa bana göndermeni istiyorum. Bu, aramızdaki diyaloğu canlı kılacak. Cisimleştikçe bu diyalog senin belagatin için yolu açacak…

Konu Re: A Morello 6
Gön Ap2001@tellus.com 05 Nis.

Ne tür bir belagatten bahsediyorsun? Biraz açıklayabilir misin? Pekala diyorum; görsel malzeme ekte…Konuya uyum sağlamaya çalışıyorum… Birinci ve ikinci foroğraflar Akagi uçak gemisini gösteriyor. Midway Savaşı’nda batırılmış. Üçüncü fotoğraf SBD’leri uçarken gösteriyor. SBD, İngilizce  “Slow But Dadly”, yani “Yavaş Ama Ölümcül” anlamına gelmekteymiş. Bu, 2.Dünya Savaşı’nda Douglas firmasınca üretilen ve Dauntless adı verilen bir bombardıman uçağı modelinin savaşanlar arasında kullanılan popüler takma adıymış. Fazla çevik olmamasına karşın Amerikan Donanması’nın Pasifik Savaşı’nda en sık kullandığı, en başarılı bombardıman uçaklarından birisiymiş. Dördüncü fotoğraf USS Hornet uçak gemisine iniş yapan bir SBD’yi, beşinci fotoğraf ise USS Yorktown uçak gemisinin hangarında SBD’leri gösteriyor.

Fotoğrafların kaynakları şöyle:

1-http://bit.ly/1vOyhEV

2-http://bit.ly/1QzoOGF

3-http://bit.ly/1JuxfnI

4-http://bit.ly/1eUJo8B

5-http://bit.ly/1MdwnBC

Ekler (soldan sağa, yukarıdan aşağıya 1-2-3-4-5

Konu Re: A Morello 7
Gön amorello@γνῶσις.net 05 Nis.

Bu fotoğraflar güzel; teşekkür ederim…Metne dönelim: Abraham da ağabeyinin ortadan kayboluşundan yaklaşık 3 yıl sonra New Orleans’a gitmiş. Barlarda, klüplerde garsonluk ve barmenlikle işe başlamış; ancak yasadışı faaliyet alanında boy göstermesi çok da gecikmemiş. Bununla beraber, o dönemine ait bazı notlarından çetelerin ve mafyanın şehirdeki faaliyetleri konusunda özenle ve disiplinli bir şekilde bilgi biriktirdiğini de görmek mümkünmüş. Bu notlar hayli ilginçmiş; örneğin şehirdeki günlük yasadışı cironun içindeki pay oranlarının mantığını, İliada’nın Francis Caulfeild tarafından yapılan İngilizce çevirisini hatırlatan epik bir şiir tarzında anlatmış. Bu şiirde bu cironun döndürülüşünde  piyasanın bütününü paranteze almadan fark edilemeyecek, kendine özgü etik düzenin esaslarından da bahsetmekteymiş; ve yazarının gençliğinden beklenmeyecek, çok isabetli saptalamalar görmek mümkünmüş. Üstelik bu notların metin dili, “hukuki bir meselede kanıt olarak kullanılamayacak kadar” edebi olabilmekteymiş. Eğitimsiz bir gencin bu dili böyle kullanma becerisini, ehliyetini nasıl edindiği ise bugün artık cevabını bulmanın mümkün olmadığı bir soru olarak görmüş Powers. Morello’nun bir batında bu türden bir davranış özelliği göstermesinin nedenleri hayatının ilk dönemlerine, çocukluğuna dayanıyor olabilirmiş; ancak bu konuda hiçbir bilgi yokmuş. Açıkçası bu yaşantının ve çevrenin içinde sağ kalması bile başka bir tür zekanın ispatı gibi duruyormuş. Bu bilgileri kullanarak yola çıkabilirsin; ama yine de seni nereye götürdüklerini iyi tahayyül etmeni tavsiye ederim. Bana uçaklarda çektiğin fotoğraflardan da yollar mısın? Onlar ne yolculuğun yapısal şemasını, ne de determinist açıklığını oluşturur; ancak senin nedenselliğinin baş sebebi olan arzunun landmark’ları olabilirler.

Konu Re: A Morello 8
Gön Ap2001@tellus.com 05 Nis.

Demek istediğini anlamaya çalışıyorum.

Ekler (soldan sağa, yukarıdan aşağıya 1-2-3

Konu Re: A Morello 9
Gön amorello@γνῶσις.net 06 Nis.

Los Angeles’a yerleştiği 1950 yılına dek New Orleans’da 3 adet sabıkası varmış Abraham Morello’nun; ancak bu tutuklamaların her birisi bir noktaya kadar sahte olmalıymış; en azından görünüşte icra edilen eylemlere benziyorlarmış. Zira kaçakçılık (kentin kuzeyinden gelen yasadışı madde ticareti buna dahil değilmiş) cirosunun bedeli olarak resmi kanallara akan rüşvetin dağıtımını yapan büronun yönetiminde bizzat Morello ikinci adam, “müdür yardımcısı” denebilecek bir pozisyonda imiş. Powers “co-manager” diye tanımlıyor.

Morello’nun 1950 yılından öldüğü 1966 yılına kadar LA’deki yaşamı hakkında hemen hiçbir şey bilinmiyormuş. Bu döneme ait kişisel hiçbir not olmadığı gibi Leyleğin Getirdiği Mektuplar’ı (LGT olarak kısaltacağım; sana da kopyasını gönderdiğim o tek kitabın adını) basan yayınevi 1963 yılında iflas etmiş (Willon & Soong aslen Boston’da yerleşik, ancak çok küçük bir yayınevi imiş; bu tarihte 800,000 $’lık bir borçla Manhattan’da iflas mahkemesine çıktığına dair bir haber Boston Globe’da 18 Ağustos tarihli olarak yayınlanmış). Yakın olduğu bilinen iki kişiden birisi, onun ölümünden 1973 yılına kadar bir hastane köşesinde organik bir beyin hasarı sonucu neredeyse çürüyüp kalmış olan Cannonball T. adında bir caz müzisyeni imiş (bu adı da bundan böyle CT olarak kısaltacağım).

Konu Re: A Morello 10
Gön Ap2001@tellus.com 08 Nis.

Cannonbal T. adını araştırdım. Bu lakapta bir saksafoncu var: Julian Edwin Adderley; ya da Cannonball Adderley; ama Cannonball T. diye bir isme ait iz yok. Web kaynaklarına, kitaplara, hatta müzisyen, veya caz tutkunu arkadaşlarımın kaynaklarına da başvurdum. Ne yazık ki yapmış olduğu bir albüm, veya performansa ait hiçbir kayıt yok…Oysa onun üzerinden Morello hakkında da bilgi edinmek mümkün olurdu. Powers bu makaleyi 1973 yılında yazdığına göre, en azından o CT hakkında  bilgi edinmiş olmalı; kimbilir belki bir fotoğrafı da vardı onda… 60’lı yıllardan bahsettiğimize göre gözümün önüne Jack Kerouac’ın Yolda’sında sık sık anlattığı, kendi kendini tüketen, ama bir gecelik performansla insanları doruğa çıkartan müzisyenler geliyor; kulağıma da Charlie Parker’ın soloları geliyor; veya Bertrand Tavernier’nin Round Midnight’ında (1986 tarihliydi) Francis ve Dale’in dostluğunun draması karşımda canlanıyor (Dexter Gordon oynamıştı Dale Turner rolünü). Bir suret ve imge elde edebilmek için sana bir Charlie Parker fotoğrafı, bir de filmden bir sahne gönderiyorum.

Fotoğrafların kaynakları şöyle:

1- http://bit.ly/1KgNW5l

2- http://bit.ly/1KTuKM9

Ekler (soldan sağa, yukarıdan aşağıya 1-2

Konu Re: A Morello 11
Gön amorello@γνῶσις.net 09 Nis.

Şaşırmadım…Bu bilgilere ve yakınlığa ait tek kaynak, bahsettiğim gibi CT’nin öldüğü yıl 21 Aralık günü Los Angeles Times’da LGT hakkında çıkan uzun eleştiri yazısını yazan Jasmine Powers. Powers, 1961 yılında yayınlanan bir kitap için neden 13 yıl sonra bir eleştiri yazısı yazdığını açıklarken LGM’ın tuhaflığından (Powers “bizarre” terimini kullanır), “herhangi bir türe girmemesinden, geleceğe ait bir vizyonu ortaya koymasına rağmen bilim-kurgu da sayılamayacağından bahsediyor; hiçbir şey olmayabilmiş ve satışı da tam bir fiyaskoymuş”; ancak Powers’ın kitaba karşı bir ilgisi de var. Hatta edebi bulduğu bu denemenin yine de “gerçeküstücü” bir niteliği olabilirmiş. Powers CT’den bu yazıda bahsediyor.  Ben onunla tanışıp tanışmadığını merak ediyorum. Her neyse, yazıda başka bir bilgi yok.

Konu Re: A Morello 12
Gön Ap2001@tellus.com 11 Nis.

Site açıldı…Ben de Powers’ı indirebildim…Bu arada siteden indirdiğim Morello’nun şu gençlik fotoğrafını (Louisiana günlerindenmiş) ve kitabın kapak fotoğrafını da albümüme ekliyorum (Pdf’lerde kapak imgesi çok iyi çıkmamış). Babanın imgesine bakarken ne hissediyorsun?

Ekler (soldan sağa, yukarıdan aşağıya 1-2

A3

Konu Re: A Morello 13
Gön amorello@γνῶσις.net 12 Nis.

Bir yabancının yüzüne bakıyorum; o fotoğrafa bakarken… Genetik kese, bilincin resmedilmesi için bir tual olabilir mi? Her resim tasarlanabilmek için, boyanmak için bir tual veya düzlemi gerekser mi?

CT’nin LGM konusunda ciddi bir emeği varmış. Mektuplar ilk kez 1959 yılında kaleme alınmaya başlamış; 1961 yılının Şubat ayında tamamlanmış; Nisan ayında ise kitap olarak piyasaya çıkmış… Bütün bu süreç boyunca Morello’nun CT ile beraber yaşadığı, bazen aç karnına geçen haftalarda CT’nin bir baba gibi Morello’ya baktığı, göz kulak olduğu bilinmekteymiş. Bu son yazdığım Powers’ın fikri; ancak karşı olmak için de bir neden yok… Morello’nun ilk krizinin 1959 Aralık ayında yaşadığı düşünüldüğünde bu dönemden sonra LGM’ın tüm müsveddeleri veya daktilo sayfalarının ancak ve ancak CT’nin emeği ile yayınevine teslim edildiğini düşünmemek için hiçbir neden yok gibiymiş.

Morello’nun tanıdığı bir diğer isim ise, kuzeyli, McKinley isminde 50 yaşlarında bir adammış. CT’nin bu adamdan yayınevinin sahibi Salton’a “Tedarikçi” olarak söz ettiği konusunda bazı tanıklıklar mevcutmuş. Tedarikçi, artık her ne yapıyorsa ve bu düşkün ikiliye ne getiriyorsa, bir söylentiye göre Meksika üzerinden Güney Amerika ve sonrasında (bu detayla McKinley’in yasadışı bir sakıncalı adam olma ihtimali de ortadan kalkmaktaymış) Avrupa’ya gitmiş; ama bir daha ne LA’e, ne de ABD’ne dönmemiş…Nitekim Powers’a göre Abraham Morello hem psikoz, hem de organik beyin sendromu nedeniyle tedavi görmekteymiş; Metropolitan State Hospitalda 18 Haziran 1966 yılında ölmüş. McKinley için Powers “drug dealer” deyimini kullanıyorsa da, şunu da ekliyor: Tedarikçi’nin uyuşturucu ile ilgisi yokmuş. Powers, McKinley’in daha çok Güney Amerika’dan şifalı bitki özütleri getirdiğinden bahsetmekte; ki, CT Morello’yu hastaneye götürdüğünde yanında İspanyolca konuşan bir melez bulunmaktaymış. Genel anlamda bu ayrıntıdaki bilgilere kaynak olarak, Powers, Morello’nun kişisel not defterlerini de kullanıyor; ve referans olarak el yazısıyla sayfalarına not alındığı, CT’ye ait bir Mektuplar baskısını gösteriyor…

Konu Re: A Morello 14
Gön Ap2001@tellus.com 12 Nis.

Ekler (soldan sağa, yukarıdan aşağıya 1-2-3-4

Konu Re: A Morello 15
Gön amorello@γνῶσις.net 13 Nis.

Bu fotoğraflarda, ekrandaki yüz kimin biliyor musun?

Konu Re: A Morello 16
Gön Ap2001@tellus.com 13 Nis.

Hayır; “faces” taraması ile bir blogda çıktı. Oraya ben yerleştirdim. Blog müzelerle ilgili…

Konu Re: A Morello 17
Gön amorello@γνῶσις.net 13 Nis.

Sana gönderdiğim dosyaları, LGM’nin tümünü okuyabildin mi? Bazı noktalara dikkat çekeceğim. Örnekleme için birkaç referans dipnot bilgisi hazırlayabilirsen çok iyi olur…Açıkçası, sürekli içinde dolanıp durulan bir metin değil mi? Bir olay dizisi yok; zaman süreci yok; birçok olay var; ama ana eksende hiçbirisi baskın ve belirleyici değil. O yüzden okuması bile zor.  Elbette ki bu safhada Morello hakkındaki bilgileri biraz daha genişletmek için çaba gösterebilirdim; LGM’nin bütününü paranteze alarak yorumlara, hermenötik okumalara da girebilirdim; ancak onun yaşamında bu kitabın ne kadar önemli olduğunu bile bilemiyorum; kuşkusuz tek bir kitaptan bahsediyorsak önemli; ama yaşamı hakkında ne biliyoruz ki?… Ne dersin? Morello sonuç olarak kimdir? Neden bazı insanlar, aslında, bitmemiş ve belki de bitmesi mümkün olmayan, hani insanı oturup ikinci cildi yazmaya tahrik de eden bu metne bu derece bağlanıyor? Şu bir gerçek ki, ancak bazıları, örneğin, akademisyenler, Morello’nun yapıtını özensiz, omurgasız ve dolayısıyla derin bir yorum yapmak için gerekli donanımdan da yoksun buluyor herhalde; zira belirli bir “genre”a sahip değil…

Konu Re: A Morello 18
Gön Ap2001@tellus.com 14 Nis.

Bu doğru sanırım.  Powers siyasi bir yorum da yapıyor. Bu dönem Küba krizi sonrasında Dünya konjonktüründe sinirlerin iyice gerildiği bir dönemdi; üzerine, Kore’nin anıları ve Vietnam savaşının karanlığı da yayılmıştı herhalde; ama sonuçta bu savaş belli bir kadrajda, ya da çerçevede görülebilir. Oysa  petrol krizinin ekonomik baskısının Orta Doğu gibi daracık bir alanda ortaya çıkan Soğuk Savaş mücadelesi tüm Dünya’yı fazlasıyla etkilemektedir değil mi? Powers 1973 yılında adı sıkça duyulan fotoğraf sanatçısı William Egglstone’un “Kırmızı Tavan” adlı yapıtından bahsetmiş; ya da Lübnan’lı Nabil Kanso’nun “Vietnam” resim serisini alttan alta kaynayan “kolektif bilinçaltının beklediği toplu çöküşe” karşı dışavurumcu bir tepki olarak paranteze almış; salt bir iki cümle ile olsa da. Bu ortamda Mektuplar’ın fantezisi aranan bir huzurun karanlık bir ifadesi olarak bile görünebilir de, hiçbir akademik yorumcu bu yapıta ilgi göstermemiş…

Konu Re: A Morello 19
Gön amorello@γνῶσις.net 14Nis.

Ne yazık ki Powers da bugün artık yaşamıyor. Başka bir yazısında da Morello’dan bahsetmediği gibi, ondan bahseden  başka bir yazılı kaynak da yok gibi. Bununla beraber, Morello’nun kitabını eline alan ve bu kitaptan aldıkları ile ilginç ürünler ortaya koyan başka bir isim daha var: Glen A. Larson…

Konu Glen Larson??? 20
Gön Ap2001@tellus.com 14 Nis.

-Glen Larson…Vay canına…

-Bu ismi çocukluğumdaki dizilerin sonunda okurdum hep…Amerika’lı yapımcı değil miydi?  Ne yapmıştı bir bakalım? Battlestar Galactica, Knight Rider… Savaşan robotlar, konuşan arabalar… Evet çok izledim yaptıklarını…

Konu Battlestar Galactica 21
Gön amorello@γνῶσις.net 15 Nis.

Senin zamanında ve konumunda görmüş olabileceğini tahmin ettim. Yapımcı Larson’ın Hollywood ya da LA’de saygınlığını aldığı ödüller sağlamışsa da, buna gölge düşüren bir söylem de var. Genelde TV için ürettiği prodüksiyonlarında, sinemanın gişe filmlerinden çok şey alıntıladığı için yaratıcılık babında dalga geçmeye yarayan lakapları var. Larson’ın “Battlestar Galactica”yı (BSG diye analım) 1968 yılından bu yana tasarladığı kendi sözlerine referansla iyi bilinmekte;ilk bölümü 1978 yılında yayınlanmıştı. Şu linkte onunla yapılmış bir röportaj var; http://bit.ly/1L1aaJH

Konu Re: Battlestar Galactica 22
Gön Ap2001@tellus.com 14 Nis.

Galactica neden önemli? Morello ile ilişkisi nedir? Bu diziyi yıllar önce seyrettiğimi hatırlıyorum TV ekranında…Çocuktum o zamanlarda…

Konu Re:Battlestar Galactica 23
Gön amorello@γνῶσις.net 15 Nis.

Yine çok az bilinen bir başka husus, Larson’ın 1965 yılında LGM ile tanışması ve dahası ölmeden Morello ile başbaşa yaklaşık 48 saat geçirmiş olmasıdır. Bu süre içinde neler konuştular?; Larson’mı Morello’yu buldu? Morello’nun sağlığı yerinde değildi kuşkusuz; ancak Larson’ın Mektuplar’da yine şüphesiz olarak saptadığı parıltıyı nasıl yönlendirdi? Bu iletişim üzerine elimizde olan tek kaynak ilk seride “Adama” rolünü oynayan Lorne Greene ile Marcel Damen’ın 1980 yılında Galactica’nın setindeyken yaptığı sesli röportajdır (şu linkten dinleyebilirsin; http://bit.ly/1IADKoP). Biraz BSG üzerine bildiklerimizi tazeleyelim mi?

Dünya’dan uzakta 12 koloni olarak 12 gezegene yayılmış bir insan ırkının kendi yarattıkları bir robot nesli tarafından soykırıma uğratılmaları ve sonrasında kalan tek bir savaş gemisi ve refakatinde hareket eden sivil gemilerin “Dünya” denilen ve “13.Koloni”nin yerleştiği gezegeni aramalarından oluşan epik bir yolculuktu TV serisinin konusu. Antik askerlerin zırhlı görüntülerine benzeyen Cylon savaşçıları ve insan pilotlar uzayda kapışabilen avcı gemilerini kullanmaktaydı değil mi? Kendi de bağımsız muharebe gücüne sahip Galactica bu gemiler için bir üs konumunda olup, sağ kalan topluluğun odağındaydı. Galactica bir yönüyle uçak gemilerini andırırdı; ancak aslen içinde binlerce kişiyi barındıran, diğer sivil gemilerle beraber 50 000 kişiden oluşan bir topluluğun büyük bir dilimini taşıyan bir mekandı. Dizi filmin senaryosu böyleydi. Bu seri 2000’li yıllarda bir daha çekildi.

Konu Re: Battlestar Galactica 24
Gön Ap2001@tellus.com 16 Nis.

Sana, 1978 yılındaki, 2004 yılındaki Galactica tasarımlarını gönderiyorum. Uçak görünümlü araca Mark Viper II deniyordu; şu detay ilginçmiş: Bu araçlar 1978 yılındaki diziden elde geçirilmeden 2004 tarihli diziye aktarılan tek tasarımmış; prodüksiyon tasarımcısının ifadesiyle [kaynak: Battlestar Galactica: The Lowdown documentary (Miniseries)]. 2004 serisinde Viper’ların ana köprüye inişlerini yakaladım; ancak hangar görüntüsü 1978 serisinden…Akagi’ye bağlayacaksın bu imgeleri değil mi?

Fotoğrafların kaynakları şöyle:

1http://bit.ly/1GnVem2

2- http://bit.ly/1iEMAm1

3-4-5-Serilerden benim yakaladığım imgeler

6-http://bit.ly/1KSFPdj

Ekler (soldan sağa, yukarıdan aşağıya 1-2-3-4-5-6battlestar_galactica_1978-810135sasaColonial_viper_original-seriesadsız2Adsız 3landing-bay-03

Konu Re:Battlestar Galactica 25
Gön amorello@γνῶσις.net 16 Nis.

Aynen öyle…2004 tarihli “yeniden-yapım” (“re-make” anlamında kullanıyorum bu terimi) senaryo ve tasarımı hem 1978 serisini, hem de güncel kitlesel psikolojiyle  toplumsal ve siyasal olayları da paranteze almaz mı? 1978 serisinde, pilotların kıyafetlerinden, mitlere, halkın adetleri, inanç sistemi, ve ana karakterlerin isimlerine kadar hem Larson’un bir kolundan geldiği Mormon inancı, hem de Yahudi-Hristiyan geleneğinden gelen çok detay vardır değil mi?; ancak ilginç olan şu ki, Erich von Daniken’in öncülüğünü yaptığı “Antikite Astronotları” kuramına da fazlasıyla gönderme vardır. Hatırlaman gerekir. “Tanrıların Arabaları” kaç dile çevrildi? Senin bile elini o kitabın kapağına sürmüş olman gerekir.

Konu Re: Battlestar Galactica 26
Gön Ap2001@tellus.com 19 Nis.

Sürmekle kalmadım. Kitabı yalar yutar gibi okumuştum. Şu kaynak bahsettiğin konuda faydalı: Wetmore, K., J, Jr. (2012): The Theology of Battlestar Galactica: American Christianity in the 2004-2009 Television Series, McFarland; s.25-28; Mormon’ların hayatın zuhur ettiği ve Tanrı’nın tahtına en yakın buldukları yıldızın adı “Kolob”; BSG’da ise “Kobol” insan ırkının Tanrı’larla beraber yaşarken terk ettiği öz gezegenidir.  BSG çok ciddiye alınmış; son bölümü yayınlandıktan sonra savaş, işkence gibi unsurların işlendiği bölümlerle örtüşen Irak Savaşı haberleri nedeniyle BM bir panel tartışması düzenlemiş; kaynak:  Kustritz, A. (2012); “Breeding Unity:Battlestar Galactica’s Biracial Reproductive Futurity”, Camera Obscura, 81, Vol.27, N:3; s.2

Konu Re:Battlestar Galactica 27
Gön amorello@γνῶσις.net 19 Nis.

Web’den bak; 1978 serisinin açılışında fondaki ses şöyle der: “Hayatın buradan çok uzaklarda başladığına inananlar vardır. Evren’de bir yerlerde, insan kabileleri, Mısırlıların, Tolteklerin, Mayaların amorelloları, Büyük Piramit’lerin mimarları olabilirler…”

 

Cylon’lar denen yapay zeka topluluğu ise, duygu ve zaaflardan arınmış bir topluma, elbette ki Amerikan toplumunun bu dönemdeki temel korkusunun odaklandığı SSCB ve Komünizm’e referans verir. 2000’li yıllarda çekilen diğer yeniden-yapımda ise Cylon’lar gen teknolojisi ile hayli fanatik, kendi tek tanrı inançları olan insanlar da üretmeye başlamışlar ve sağ kalan insanların arasına karışmalarıyla, paranoyaya bulanmış bir öyküyü oluşturmaktadırlar. Bu seride soykırım ile 11 Eylül olayı, Cylon’lar ile dönemin “Ötekiler”i olan “Orta Doğu ve Asya halklarına” yapısal referanslar, sağ kalan filonun yönetim ve fiziksel yaşam detaylarında Amerikan toplumunun kendi kıyamet-sonrası görüntüsünü (burada 11 Eylül sonrası görüntüleri düşünmek gerekir) andıran unsurlar vardır. BSG’nın öyküsü, görüldüğü üzere 2000’li yıllara kadar katmanlaşır; ancak “Evrenin Ucundaki Asıl Atalarımız” kavramından “biz aslında Dünya denen gezegende kitlesel anlamda giderek şizofrenleşen ve kendi içinde canavarlaşan bir türüz”  kavramına dönüşüm net bir şekilde okunmamakta mıdır?

Konu Re: Battlestar Galactica 28
Gön Ap2001@tellus.com 19 Nis.

1978 serisinde, senaryoda Dünya’yı arayan 12 Koloni’den sağ kalanların filosuna komuta eden Amiral Adama\ilk insan Adem’e referans veriyor; filodaki kitlenin Maya’ların top oyununa benzeyen bir oyun oynamaları da başka bir referans gibi görünüyor; Mısır firavunlarının örtülerini andıran pilot kaskları da ilginç; 13.Koloni, yani Dünya’lılar ve kayıp 13.Kabile, vs… 4 adet fotoğraf var ekte; 1978 serisinden…

Fotoğrafların kaynakları şöyle:

1- http://bit.ly/1GoiXm5

Ek

11c8b839_xxx

Konu Letters 29
Gön amorello@γνῶσις.net 20 Nis.

LGM’nin öyküsü ise pek çok yönden bu epik öyküye kaynaklık etmişe benzemekte: Mektuplar bilinmeyen bir gelecekte geçer. Pek çok mektup okunduktan sonra anlaşıldığı üzere, Dünya post-endüstriyel bir dönemde  bazı merkezler, bu merkezlerin hinterlandları ve bu hinterlandların arasında başıboş kalan bölgelerden oluşmaktadır. Tıpkı koloniler gibi. Bu merkezlerin pek çoğu bugün de büyük Dünya metropolleridir; New York, Hong Kong, Münih, Buenos Aires, vs’den bahseden mektuplar vardır. Bu son derece kalabalık merkezlerde yaşamak için bazı fiziksel unsurları taşımak, genetik anlamda belli bazı özelliklere sahip olmak ve belli konularda eğitimli olmak, üretken olmak gerekmektedir . Bu merkezlerin tümü karadan “check-point”lerle kontrol  edilmektedir; yüksek duvarlar ve gelişmiş bir teknoloji ile elektronik (veya manyetik, bu net değildir) yöntemlerle korunan alanlardır bu kalabalık bölgeler; ancak Dünya üzerinde denetimsiz, kendine göre kanunları olan veya belli yerel güçlerin kontrolünde yerleşim bölgeleri de vardır. İster Dünya üzerinde medeniyet anlamında odaklandığımız ilk şehir devletleri, uzay kolonileri veya LGM’nin kentsel alanları… Bunların tümü yapısal yönden aynıdır.

Konu Re: Letters 30
Gön Ap2001@tellus.com 25 Nis.

Sıraladığım bölümlerde bu bilgilerin referansları var: Morello, A. 1966: Letters Brought by Storks, Willon & Soong, Boston; s.121, 174, 198; Letters 223, 389, 413.

Örneğin 43 no’lu mektupta, Maria Fernanda adında 17 yaşında bir kız, Denver-CZ’deki babasına Pasifik üzerinde yazmakta. Kız Manila-CZ’e giden annesi için çok endişelenmekte, kendi durumunun vahametini çok da farkında değil görünmekte.  Mektubun sonunda aslen annesine ait mücevherleri alıp kaçtığı anlaşılıyor; bir anlamda kız günah çıkarıyor; aynı kıza ait 657 no’lu bir başka mektupta ise, aradan 1 hafta geçtikten sonra giderek sağ duyusunu kaybettiği anlaşılıyor; toplumsal anlamda kontrolü ele geçiren bir kısım yolcu arasında yer alıyor. Sosyal bilimler alanındaki eğitimi, genetik özellikleri nedeniyle doğurganlık yetkinliği doğrultusunda aidiyet kazandığı “yüksek sınıftan” oluşu, yolcular (daha doğrusu okuyucunun hissettiği şekilde uçak cemaati demek doğru bir tanımlama olacaktır) arasında ortaya çıkan gerilimi kontrol edebilmesini sağlamaktadır; bkz: Morello; s.38, 544…

Konu Re:Letters 31
Gön amorello@γνῶσις.net 25 Nis.

Morello’nun Duvar ve kontrol noktalarına ilişkin detaylarına dikkat et: Bu dönemde, yani metin yazılırken dünya siyasetinde hayli önemli olan Berlin Duvarı ve Check-Point’lerden etkilenerek bu detayları yapıtına kattığını düşünmemek için bence bir neden yok. Ayrıca bu mektuplarda vurgulandığı üzere farklı sınıftan yolcular uçağın farklı bölümlerinde seyahat etmekte; ki, bu türden bir ekonomik sınıf anlayışı metni fütürist anlayıştan fersah fersah öteye itiyor.

Konu Re: Letters 32
Gön Ap2001@tellus.com 27 Nis.

Bu metropollerClean Zone” olarak tanımlanıyor; CZ’in anlamı buymuş; yani ayrıcalıklı kitlenin yaşadığı “temiz alanlar”; bu terimi Türkçe’yeTemiz Kentler (TK)” olarak çevirdim. “No man’s land” deyimi bilindiği üzere dünya savaşında ortaya çıkmış, iki cephe arasında, ateşe ve tehlikeye açık denetimsiz alanı ifade etmek için kullanılmıştır. Morello’nun yapıtında sık sık bu deyime yer vermesi, modern toplumların sahip olduğu lojistik, sosyal hizmetler, güvenlik amaçlı denetimin ve hizmetlerin olmadığı alanları işaret etmek amacında. No man’s land olarak nitelik yönünden tanımladığı TK’lerin arasındaki bölgelere Morello “Unsupervised Zones” adını veriyor; bazen de “Solow” diyor; bir deyim bu; sanki topluluklar nezdinde herkesin kendi başının çaresine baktığı yer anlamında; “solo-walking”. Bu deyimle belirtilen olguyu “Denetimsiz Alan-DA” tamlaması ile çevirdim.

Konu Re:Letters 33
Gön amorello@γνῶσις.net 27 Nis.

O zaman bu tercihler üzerinden yazmaya, önemli hususları özetlemeye devam ediyorum:

 TK’ların yerleşimcileri sürekli olarak bu kent arazilerinde bulunan havaalanlarından kalkan uçaklarla seyahat etmekte. Çok özel bir durum, teknik, resmi bir misyon veya muhtelif nedenlerle aciliyet gerektiren bir durum söz konusu değilse kimse kara yolculuğu yapmamakta; zira Dünya nüfusunun sadece %28’i TK’da yaşamasına rağmen, DA’da kentlilerin yaşamı, sağlığı garanti edilememekte. Uçakların tarifi Mektuplar’da ayrıntılı değil; ancak akla büyük, hayli geniş, yolculara serbestçe sosyalleşme olanağı sunan veya yemek yenebilen lounge’ları, duşları olan, konforlu mekanlar, ayrıntılı donanımlarla desteklenmiş tasarımlar akla geliyor. “Bu arada bir olay oluyor”. Olay’ın “ne olduğunu” hiçbir zaman anlayamıyoruz; ancak 10,267 adet uçak havalanmış ve havada kalmıştır; sürekli Dünya çevresinde dönen bu uçaklara TK’in hinterland’larında bulunan üslerden kalkan uçan tankerlerle yakıt, temiz su ve yiyecek ikmali yapılmaktadır. Mektuplar her yolcunun koltuğuna bağlı olan, zaman zaman kendi tanıdıkları kişilerin alıcıları veya yayın kodunu bildikleri merkezlerle iletişim kurmalarını sağlayan ekranlara (klavyelere) tuşlayarak yazdıkları mektuplardır…

Konu Re: Letters 34
Gön Ap2001@tellus.com 29 Nis.

Mektuplardan her uçağın en az kargo bölümü dahil 4 katlı olduğunu anlamak mümkün. Örneğin 21 no’lu mektupta, Aashir Aaban adında yaşı geçkin, varlıklı, dul bir adam 4.katta kendi banyolu modülü (cubical) içinde uyumaya hazırlanmakta, kardeşine ve çocuklarına yazmaktadır. Mektuptan yaklaşık 1 aydır havada olduğu, aynı kattaki yönetici bir “hanımefendi” ile flört ettiği belli oluyor. Bu hanım mutfak ve bardan geceyarısı talepleri için 1.kattan bir kadınla anlaşmış; isteklerini ekran ve klavyeden göndermekte. Mektubun sonuna doğru Aaban’ın kardeşinin sağ olduğuna inanmadığı ortaya çıkıyor; aslında hiç çocuğunun da olmadığını nihilizminden belli oluyor; kaynak:Morello, s.17-18. Tankerler yolcu uçakları gibi büyük ölçekli kargo uçakları sanırım. LGM’ın yazıldığı dönemde de bugünkü teknikle bir basınçlı ara bağlantı yoluyla  gerçekleştirilen yakıt ikmali sayesinde uçak menzilleri arttırılmaktaydı. Örneğin 134 no’lu mektup uçak mürettabatından bir mühendise ait; Caracas-TK’ne yakın bir pozisyondan merkeze tanker bağlantısındaki yakıt pompalarının çalıştığını, ancak malzeme aktarımı yapan tüplerin tıkalı olduğunu yazmakta, “çocuk bezi ve süte ihtiyaç olduğunu” belirtmekte; Morello, s.142.

Konu Re:Letters 35
Gön amorello@γνῶσις.net 29 Nis.

Morello’nun dünyasına girdiğini görmek çok güzel… Bana birkaç fotoğraf daha bulabilir misin? Uçaklardan tabii…

Konu Re: Letters 36
Gön Ap2001@tellus.com 29 Nis.

Ne için girmem gerektiğini pek anlamadım. Fotoğraf elbette bulabilirim…Yarın sabaha…

Konu Re:Letters 37
Gön amorello@γνῶσις.net 30 Nis.

Morello’nun hayal ettiği Dünya’nın ayrıntıları, okuyucu mektupları okudukça ortaya çıkıyor.  Örneğin Iakutsk -TK’i üzerinden geçmekte olan bir uçakta, bir adam yazdığı mektubunda adeta günah çıkartmakta, ve kentle ilgili umutsuzca bilgi almaya çalışmakta; zira 1 ay önce DA’ya çıktığı 1 hafta süresinde bir yerleşim merkezinde tanıştığı bir kadına aşık olmuştur. Kadına yönelik olarak gerçek anlamda bir saplantı geliştirmiş. Kent dışına özel bir görevle çıktığından, keyfi bir şekilde girip çıkması mümkün olmadığından ona ulaşmak için tıpkı “alprazol krizine girmiş bir maymun gibi” çareler arıyor. Son çare olarak bir plan yapıyor: Yüklü bir rüşvet karşılığında kadına Duvar görevlileri yoluyla bir haber ve şifreli talimatlar gönderiyor ve bir check-point’de randevu veriyor; şüpheleri üzerinden atmak için Turku TK’ne giden uçağa biniyor, zira check-point’e yönelik DA’da tanıdığı bir çete aracılığıyla sabotaj planı yapmış. Yarattığı karışıklık sonucunda uçak kalkamayacak, ve Duvar’ın ötesine kaçacaktır. Bununla beraber saldırı amacını aşar; üstelik uçak da kalkar. Yıkımın ardından büyük bir kitlenin kente gireceğini öngörmekte, meydana gelebilecek olaylarla ilgili olarak vicdani bir çöküntünün içinde uçağın barından çıkamamaktadır (Morello, s.234-235). Olay’ın nerede nasıl vuku bulduğu ile ilgili birçok bilgi yer alıyor. Örneğin birçok yerde TK’de bazı sabotajlar düzenlendiği bilgisini alırız. Bazı kentlere ise haberalma bürolarının farkına varamadığı konvoylarla açık saldırı düzenlenmiştir. Bazı kentlerde yıkıcı doğal afetler etkili olmuştur. Bazı kentler ise tamamıyla ortadan yok olurlar veya “cehennemi yıldırımlarla” tahrip olurlar. Okuyucu felaket senaryoları hakkında bilgilendikçe hemen hepsinin gerçekliğinden kuşku duymağa başlar. Bazı felaketler gökyüzünden uçaklardan izlenebilir; bazıları ise Olay sonrasında giderek güçleşen, zayıflayan ve ancak yazılı  mesajların iletilebildiği bir ortamda netleşir (örneğin, 65, 91, 333 no’lu mektuplar)…91 no’lu mektupta aşağıda gördükleri nedeniyle sinir krizi geçiren bir kadını yatıştırmak için ona ilaç enjekte eden uçuş mühendisi  Odvar Bendikssen, kadının “Hartum-TK’inin bir ışığın içinde toza dönüştüğünü haykırdığını” yazar…Her durumda okuyucunun zihninde TK’da olan bitenin çok önemli olmadığı düşüncesi uyanması kaçınılmaz değil mi?; gerçekte meydana gelen sarsıcı değişim Dünya’daki mevcut yaşam biçiminin, düzenin ortadan kalkması bence.

Uçaklarda havada kalanlarda hemen herkeste derin bir melankoli ve yılgınlık var. Kesin ifadelerle vurgulanmasa da, uçaklara yaşam desteği veren üsler askeri nitelikte.  Bununla beraber büyük bir ordudan söz edilmiyor; ancak her TK’in kendi finanse ederek donattığı mütevazi silahlı güçler olmalıdır. Bu sebeple bu birliklerin TK’ların yiyecek, su ve temel sıhhi malzeme stoklarına erişimleri vardır; ancak bu stoklar da tükenecektir. Temel besinlerin dışında, 3 ve 4 no’lu katlarda sürekli az bulunur yemekler yenmekte olduğunu ve içki tüketildiğini birçok mektupta okudum; ancak bu malzemelerin tankerlerden aktarıldığına ilişkin bilgi yok. Olasılıkla Morello üst sınıfların sayıca az olmaları nedeniyle uçakların mevcut stoklarını tükettiğini düşünmemizi istiyor, bu durum senaryodaki bir aczi de gösteriyor bence. Metnin tamamında yazan bireylerin iç dünyaları, öyküleri ve bu melankoli öyle güçlü ki, hemen her büyük fantastik öyküde beklenen sebep sonuç  ilişkileri, altyapının akılcı kurgusuna ilişkin cevapları okuyucuyu iknaya çalışan gerçekçi soruların hiçbiri insanın aklına gelmiyor. Örneğin, uçaklar birbirleri ile bağlantıya geçebilmekte midir? Neden DA’da bir düzlüğe inemezler? Uçaklarda temel ihtiyaç maddeleri dağıtımından bu kadar söz edilmesine karşın diğer başka unsurların sonu nasıl gelmez?; vs…

Konu Re: Letters 38
Gön Ap2001@tellus.com 30 Nis.

Resimleri yüklerken bu bahsettiğin melankoli ile BSG arasında doğrudan bir bağ hissediyorum; açıkçası 2004 serisinde bu çok güçlüydü…

Ekler (soldan sağa, yukarıdan aşağıya 1-2-3-4-5-6-7

Konu Ascension 39
Gön amorello@γνῶσις.net 07 May.

Görsellerde ekranlara yerleştirdiğin yüz kime ait?

Bu arada ben konuyu bir başka yere çekmek istiyorum: BSG’nın 2004 serisinin bazı bölümleri, büyük bir gaz kütlesinin dış yörüngesinde “Ragnar” adı verilen bir lojistik istasyonunda geçer. Bu konu aslen 1978  serisinde bulunmaz. Bununla beraber, 2004 serisi ilk yapımdan genel çerçeve ve pek çok biçimsel öğeyi bazen değişikliklerle, bazen dolaysız, bazen de ahlaki, etik, felsefi olgular dahil olmak üzere tersyüz ederek almış. Bu kesin. Larson bu serinin de jeneriğinde “danışman yapımcı” sıfatı ile yer alır; ancak yapım Ronald D. Moore’un eseridir. Ragnar aslen 1978 serisinin genel temasına uygun bir şekilde, İskandinav mitolojisinde yer alan, evrensel bir felaket ve döngü olan “Ragnarök”e atıf gibi görünmekte; ve kanımca Larson’ın yeni seri için yapımcılarla yakın iletişimde olduğunun da kanıtıdır.

Larson’ın TV’a kazandırdığı başka bir serinin yeniden-yapımını üstlenmiş genç yapımcı ise Philip Levenstir. Levens’in 2014 yılında pilot bölümleri yayınlanan serisi “Ascension”da ise en az BSG kadar klostrofobik bir öykü anlatılır. Ben bir çalışma için gerekli özeti hazırlarken sen senaryoyu okursan ve Ascension ile ilgili görsel bulursan bu diyalogdan azamide yararlanırsın.

Konu Re: Ascension 40
Gön Ap2001@tellus.com 10 May.

Bilmiyorum… Yüzlerle neden bu kadar ilgilisin?  Levens, Larson’ın 1982-86 yıllarında yaptığı “Knight Rider’ın” yeniden-yapımını 2008-09 yıllarında gerçekleştirmiş…

Fotoğrafların kaynakları şöyle:

1- http://bit.ly/1HmGRiz

2- http://bit.ly/1S1vRKQ

Image4

ASC

Konu Re:Ascension 41
Gön amorello@γνῶσις.net 11 May.

Ascension’ın senaryosu, aynı adasahip geminin öyküsüdür; J.F.Kennedy zamanında, 60’lı yıllarda başlamış bir uzay programı olan “Orion Projesi” süreci ile ilişkilidir; gizli bir askeri operasyon olarak “İnsanlığın Son Umudu” mottosuyla gerçekleştirilen, nükleer güçle “Proxima Centauri” yıldız sistemine doğru 100 yıllık bir yolculuğa çıkan 600 kişilik bir ekibin günlüğüdür bu öykü. Seri, 51 yıllık sürecin sonunda meydana gelen olaylardan bahseder; ve günümüzde geçer. Ascension’ın tasarımında, içindeki yaşamda pek çok unsur 60’lı yıllardan kalmadır.

Akılalmaz büyüklüktedir Ascension; ve içinde bir çeşit “meritokrasi” hüküm sürer. Kapitalist bir toplumda, en aşağıda yer alan vasıfsız işçiler, ayrıcalıklı üst sınıflar, liberal bir demokrasinin alameti gibi bir mini meclis, gemi komutanı ünvanı da taşıyan başkan, gemide doğan, büyüyen, eğitim alan ve yeteneğine, çalışkanlığına, başarısına bağlı olarak rütbece yükselebilen insanlar, kamusal alanlar, özerk daireler… Ascension, iyi ya da kötü tüm yanları ile, Levens’in belirttiği de üzere, aslen “içinde yaşadığımız düzenin bir kopyasıdır”. Levens verdiği bir röportajda büyük bir BSG hayranı olduğunu söylemiş. Nitekim film ekibinde BSGnın 2004 serisinde yer alan isimler de vardır (Philip Levens ile yapılan röportaj için şu linke bak; http://bit.ly/1HZgNWN).  İlişkiyi izleyebiliyor musun?

Konu Re: Ascension 42
Gön Ap2001@tellus.com 13 May.

Orion Projesi’nin temeli nükleer füzyon reaktörleri sayesinde ardarda patlatılan “atom bombalarının” sürekli ivmelendirdiği bir geminin çok yüksek hıza ulaşarak gezegenlerarası veya yıldızlararası misyonları gerçekleştirmesiymiş; Freeman Dyson’ın-ki, NASA Orion Projesi’nin başkanı-bu konudaki genel derlemesi için şu kaynağa buldum: Dyson, Freeman, J: Interstellar Transport, Physics Today, October 1968; s.41-45. Sen yazmadan birkaç görsel ekleyeyim…İlk görsel Orion sınıfı bir gemiye ait çalışma mekanizmasını gösteriyor; kaynak;… İkinci görsel Orion sınıfı bir geminin temsili resmi; kaynak;… Üçüncü görsel ise (bu ilginç) Orion Projesi dahilinde 1958 yılında gerçekleştirilmiş, ve gerçek bir denemeye ait dökümanterden yakaladığım fotoğrafları göstermekte; filme şu linkten ulaşabiliyor; http://bit.ly/1JJMEza

Fotoğrafların kaynakları şöyle:

1- http://bit.ly/1BWrs2v

2- http://bit.ly/1IsCzVH

Konu Re:Ascension 43
Gön amorello@γνῶσις.net 14 May.

Başka bir ortamda ise Levens, Larson’ın 1982-86 yılları arasında gerçekleştirdiği “Knight Rider” dizisinin bir yeniden-yapımı için çalışırken, 2008 yılından önce Larson ile “buluştuğundan” bahseder. Larson ona “adı bilinmeyen bir yazarın, uçaklarla ilgili yazmış olduğu klostrofobik öyküleri içeren bir kitap” göstermiştir (kaynak; http://bit.ly/1MlcPva). Morello ve Ascension’ın ilişkisinin başlangıcı da bu olmalıdır.

Ascension’da hikayenin kurgulandığı gerçek tarihsel payda, sonradan “Kısmi Nükleer Denemelerin Yasaklanması” üzerine SSCB, İngiltere ve ABD arasında 1963 yılında imzalanan anlaşma nedeniyle rafa kaldırılan Orion Projesi…Bu projenin temeli yıldızlararası  yolculuk ve kolonileşme amacıyla tasarlanan, nükleer tepkimeden enerjisini alan, uzak yıldız sistemleri için de, Güneş sistemindeki gök cisimleri için de kullanılabilecek bir programıymış; Orion aslen temelde Mars’tan başlayarak “Dünya Dışı Yörünge” ile ilgili tüm projeler için geliştirilen bir sistem çözümüymüş.İşin ilginç yönü benzer şekilde, özellikle farklı yıldız sistemlerine yolculuğu nükleer enerjiyi kullanarak gerçekleştirmeyi amaçlayan pek çok proje yapılmış. Örneğin “Daedalus Projesi”…”British İnterplanetary Society” bünyesinde kurulan bir topluluğun 1978 yılında yayınladığı bir rapora göre, uzak bir yıldız sisteminde belirnecek hipotetik bir bölgeye yapılacak insansız bir seyahat için yapılan bir çalışmaymış bu proje. Hedef, “6 ışık yılı uzakta, Ophichius Yıldız Sistemi’nde, Barnard adı verilen M5 sınıfı bir cüce yıldızmış”. Hedeflenen varış süresi Dünya zamanı ile “40 yıldır”. Proje bitiminde, “ışık hızının %12’si seviyesinde bir hızla gerçekleşecek sefer için yayınlanan raporda 20 yıllık bir tasarım, üretim ve montaj süresi, 50 yıllık uçuş süresi, 6-9 yıllık Dünya’ya bilgi aktarım süresi olmak üzere 75-80 yıl içerisinde bu sistem, yıldız ve çevresi ile ilgili bilgiye ulaşılabileceği sonucuna varılmıştır. Daedalus Projesi final raporu için şu kaynağa bakılabilir: “Daedalus Project”, 1978:  JBIS-Journal of the British Interplenatory Society, J515.

Konu Re: Ascension 44
Gön Ap2001@tellus.com 16 May.

Burada duralım. Bana Morello’yu tanıttın; hatta kitabını gönderdin. Son derece ilginç bir metin, ilginç bir hayat; sıra dışı ve sonuçlarına bakılırsa baştan sona akıldışı. Yapıtı Gerçeküstücülük üzerinden “okunabilir”; çok yetkin analizler yapılabilir. Hatta bir önceki avangarda geç kalmış, bir sonrakine de erken gelmiş bile kabul edilebilir. Hem Larson’ı, hem de Levens’ı etkilemiş olabilir; onların tasarımlarında birebir olmaktan dolaylı olarak yankı bulmuş olabilir; ancak…Senin hedefin Morello değil. Peki nereye varacağız? Neden fiziksel ve bilimsel gerçeklerle bu kadar ilgiliyiz? Sonuçta TV için çekilmiş dizi filmler…

Orion, Daedalus, en yakın yıldız sistemine mesafelerin ışıkyılı ile ölçüldüğü bir konumda, sıradan insanların hayal edemeyeceği olasılıkları mümkün kılıyor. Bu kesin…Anlayamadığım bu 100 yıllık sürelerin nasıl bir ekibi gerektirdiği. İnsan ömründen çok daha fazla…

Konu Re:Ascension 45
Gön amorello@γνῶσις.net 16 May.

Doğru, Abraham güzel bir liman; hani hep sözünü ettiğimiz, bilinmeyen, kaybolmuş cevherlerden birisi; ancak görsel yetkinliği yok. Seni bir yere götüremez…Buna karşın bir duyguyu, yüreğe baskın bir havayı, hani tüm elemanlarına kadar ayrışmış, sonra da katılaşmış, donmuş, bazen açıkça ifade edilen, ama okuyucunun her dem hissettiği bir melankoliyi kurgulayabilmiş… Böylesine boşluğun içindeki hava ile katılaştığı yerler, Barok mahallerdir… Abraham Morello’da bu var…Larson’ın gayet iyi analiz ettiği, ve popüler temaları sokuşturup kendi tasarımını kurguladığı, Moore’un mükemelleştirdiği bu… Sen, daha bu sohbetin başında söylediğin gibi çerçevelenmiş görüntüler çağından yazışıyorsun benimle… Bunu net görememen ve içine girememen çok doğal. Gerçeğin sertliği, kokusu ve çirkinliğinden başka elinde hiçbir değnek  yok yaslanacak… Yoksa var mı?…

Konu Re: Ascension 46
Gön Ap2001@tellus.com 18 May.

Ben de bunu söylemeye çalışıyorum. Ascension’ı seyrettim; elbette pilot bölümleri. Çok katlı, çok donanımlı bir gökdelenin içinde dolanan, yaşayan insanların sosyal yaşamı…Görüntüler Dünya’da yaşananlardan farklı değil; hani kapalı kavanozların içinde, havada yerçekimsiz ortamda uçuşan ekiplere ilişkin bildiğimiz belgesel kayıtlarından, NASA’nın programlarından elde edilenlerden çok farklı ve çocukça, masalsı; kaldı ki “Star Trek” örneğinde tamamen fütüristik öğeler nedeniyle 45 dakika içinde derin bir felsefi sorgulamaya izin veren Barok Modernliğe de sahip değiller…Sonuçta büyük ölçekli bir uzay gemisi ile Morello’nun uçaklarını benzetmek mümkün tabii; ama…

Bu arada sen istemeden Daedalus Projesi için birkaç görsel ekliyorum mesajıma… İlk resimdeki final konstrüksiyonun Empire State Binası ile boyut karşılaştırması inanılmaz…

Fotoğrafların kaynakları şöyle:

1- http://bit.ly/1f2G0Zy

2- http://bit.ly/1f2G0Zy

7

ww1.jpg

Konu Re:Ascension 47
Gön amorello@γνῶσις.net 18 May.

Ama?…

Konu Re: Ascension 48
Gön Ap2001@tellus.com 18 May.

Bu bana ne yönde bir yol gösteriyor? Bilim ve bilim-kurgunun sınırı mı? Bugün, New York Times’ın web sitesine baktım. Cinsiyet değiştiren bir reality show yıldızı, Ukrayna’daki savaş, Hırvatistan’a gezi rehberi, dolar ve sermaye piyasaları, Çin ve ABD ilişkileri, Kuzey-Güney Kore arasındaki bir mesele, 36 yıl önce kaybolan çocuğun olası katilinin mahkemesi, Alman hükümeti ve dinleme krizi, ABD’de tarım meselesi, vs, vs, vs…Bunu kapatıp Guardian’a baksam İngiliz bankaları, İngiltere’den birkaç flaş haber, olasılıkla Suriye ve Irak’tan karamsar birkaç başka haber daha…

Konu Re:Ascension 49
Gön amorello@γνῶσις.net 19 May.

O zaman “gelecek” motton olsun; ve “okumaya” devam et:

Dış uzayda uzun mesafeye yapılan kuramsal yolculuklar için araçlara verilen farklı isimler mevcuttur. İngilizce “interstellar ark”, aslen “yıldızlararası tabut” gibi çevrilecek bir tamlamadır; ki, Noah’s Ark (Nuh’un Gemisi), the Ark  (Tabut-u Sekine, yani Musa’nın Ahit Sandığı) gibi Yahudi-Hristiyan geleneğinden gelen kutsallıklara bir atıftır. Daha bu düzeyde böyle bir girişimin aslen küresel bir felaket adına kurtuluş çaresi olarak görüldüğü açık. “Generation ship” kavramı ise yıldızlararası yolculuğun 100 yıl veya daha uzun bir süre alması doğrultusunda, yeni nesillerin doğup öleceğine dair bir referanstır. “World Ship”, yani “Dünya Gemisi” ise Dünya yaşamının şartlarını azamide mümkün kılacak bir girişimi imler:; sana doğrudan bir alıntı yazıyorum: “Bir Dünya Gemisi, insanlı yıldızlararası uçuş kavramıdır. Bir Dünya Gemisi, kendi kendine yeten, kendi sürdürülebilirliğine sahip dev bir yıldızlararası seyahat aracıdır.Işık hızının yüzde hesabında belli bir oranda altında, hedefindeki yıldız sistemine ulaşabilmek için yüzyıldan uzun bir süre seyahat eder (bu tanım için kaynağım: Hein, A.M., Pak, M., Pütz, D., Bühler, C., Reiss, P., 2012: “World Ships-Architectures & Feasibility Revisited”, Journal of the British Interplenatory Society, Vol.65; s.119)”.

 Nükleer soykırım tehditinin kitlesel ve kurumsal bir çılgınlık olmaktan çıkıp paranoyak bir tahmin nesnesi haline gelmesine rağmen, küresel ısınma, nüfus  artışı, kaynak tükenişi ve kirlilik gibi sebeplerle “Kıyamet Günü Saati”nin yine Soğuk Savaş yıllarına döndüğü günümüzde,”Uzay Kolonileri” veya “Uzay Yerleşkesi” kavramının akademik anlamda küresel tehditler adına “umut” olarak ele alınmasına karşın, kitlesel anlamda bir anksiyete göstermesi de hayli ilginç değil mi sence de (Bulletin of Atomic Scientist’in “Kıyamet Saati” bildirisi üzerine; http://cnn.it/1yHqKHR). Bununla beraber, herhalde Dünya’nın fiziksel şartlarına uygun bir anatomi, çevre ve kültür geliştiren insan türü için uzayda koloni fikrinden daha akılcı bir çözüm değil mi“Dünya Gemisi” ve onunla yeni bir dünya aramak? Böyle bir girişim adına en ilginç projelerden bir tanesi doktorasını MIT’den alan ve aynı üniversitede eğitim veren Dr.Robert Duncan Enzmann’a ait olduğunu biliyor muydun?

Konu Re: Ascension 50
Gön Ap2001@tellus.com 22 May.

Enzmann’a gelmeden, uzay kolonileri üzerine çalışma yapan en dikkat çekici isimlerden birisi Princeton Üniversitesi’nden fizikçi Gerard K. O’Neill’miş. 1969 yılında vermiş olduğu bir seminerle bu konuda dikkat çekmeye başlamış. 1976 yılında koloni tasarımı olanO’Neill Silindirini yayınlamış. “Omni” periyodiğine vermiş olduğu bazı röportajlarda (1979-1983) “uzay kolonilerinin temel amacının Dünya’nın giderek daralan kaynakları yüzünden bireysel özgürlüğün sınırlarının da daralacağı ve daha otoriter bir kitle kontrolünün söz konusu olacağı endişesinin” yarattığı bir bağlamın sonucu olarak, “Uzay’ın vaad ettiği çevresel, tarımsal, enerji ve seyahat özgürlüğüne erişmek olduğunu” söylemiş. O’Neill’e göre “Dünya üzerinde savaşlar halen toprak kaygısı ile yapılmaktadır. Uzay yerleşkeleri bu duruma bir son verebilir; Dünya nüfusu bu sayede düşürülebilir. Uzay yerleşkeleri temel yaşam modüllerinden millet ölçeğine kadar çeşitlendirilecek, temel yaşam normlarımızı baştan aşağı değiştirecektir” (kaynağım şu kitap: Weintraub, P., 1984: “Omni Interviews”,  Ticknor & Fields; s.299-300).

O’Neill’in koloni tasarımına ait bulduğum canlandırma imgelerinde, iç içe geçmiş farklı yönlere dönen silindirler var; bu silindirlerin şeffaf veya ışığı geçiren yüzeyleri var; bu sayede güneş ışığı yansıtılıyor ve merkezkaç gücü sayesinde zemine, ya da zemine dönüşen iç silinidirin iç yüzeyine yerçekimi ile bağlı bir çeşit Dünya yaşamı ortaya çıkabiliyor; ama tabii yeryüzü bu yaşamda düz görünmüyor; eğrisel algılanıyor; bir anlamda hayat, bir tüpün içinde yeniden canlandırılıyor. Bir tanesini ekliyorum mesajıma…

Fotoğrafların kaynakları şöyle:

1- http://bit.ly/1QqVVS3

Ek

AC75-1086

Konu O’Neill 51
Gön amorello@γνῶσις.net 22 May.

“Interstellar”ı gördün mü? Christopher Nolan’ın, 2014 tarihli filmi… O’Neill tasarımının bazı farklarla da olsa çok yakın bir benzeri canlandırılmış bu yapımda. Filmde, “Cooper İstasyonu” olarak anılan yerleşkede, Amerikan kırsalı tuhaf bir şekilde eğrisel bir tüpün içine, iç yüzeylere yapıştırılmışçasına canlandırılıyor; istasyona onu kuran bilim kadınının adı verilmiş; uzun yıllar önce artık yaşamsal anlamda, yani temel yaşam unsurları bağlamında (tarım, gıda, enerji, vs) tükenişin sınırına gelen Dünya’da hala aktif ancak misyonsuz olan NASA’nın son projesi için solucan deliklerinden geçerek yerleşecek alternatif dünyalar aramaya giden ekipte yer alan babasının çiftliğini aynı şekilde istasyona kurduğu da görülüyor. Baba, görecelik yüzünden farklı zaman dilimlerinde yaşayarak birkaç ay sonra uzayda sürüklenirken bulunur; ama Güneş Sistemi’nde onyıllar geçmiştir değil mi?

Konu Re: O’Neill 52
Gön Ap2001@tellus.com 24 May.

Evet gördüm…Çok karamsar bir yapımdı…Bahsettiğin sahnelerden yakaladıklarıma ait görsellerimi ekte bulabilirsin…

Ekler (soldan sağa, yukarıdan aşağıya 1-2—4’lü gruplar halinde

AQ

AQ2

Konu Torus 53
Gön amorello@γνῶσις.net 25 May.

İşte sorun da bu zaten…Açıklamayı, determinist birkaç satırı senden duymayı tercih ederim…Başka bir örnek daha vermek yararlı olabilir:

 “Stanford Torus” adı verilen, bir çemberin dairesel bir çizgi oluşturan merkezini döndürerek elde edilen ve topolojide, geometride “Simit” adı verilen biçimde inşa edilecek bir uzay istasyonudur. “Stanford Simiti”, dairesel olarak bükülmüş  silindirdir. Bu silindirden bir kesit aldığımızda ortaya çıkan çifte dairesel kesitlerde, yaşam, bu dairelerin simidin merkeze değil dış uzaya bakan yarım çemberleri üzerinde oluşturulmaktadır.  Yine bu merkez etrafında dönen istasyonun merkezkaç kuvveti sayesinde bu dairesel olarak bükülmüş yarım silindirlerin iç yüzeyinde oluşan yerçekimi ile Dünya yaşamının eşbiçimi olarak yerleşim alanları, diğer yarısında ise ışık amaçlı olarak şeffaf bırakılmış yalancı gökyüzü yer almaktadır; “Stanford Torus” şu kaynağa bakabilirsin: Johnson R.D., Holbrow, C. (Ed.); 1977: “Space Settlements: A Design Study”, NASA; Washington; SP-413.

Konu Re: Torus 54
Gön Ap2001@tellus.com 29 May.

İlginç bir nokta: Stanford Torus da popüler kültürün nesnesi olmuş. Bir filmde kullanılmış bu tasarım.  Bununla beraber  Simit’deki yaşam Dünya yükünü hafifletecek bir çözüm olarak düşünülmemiş. Neil Blomkamp’ın yönettiği, 2013  tarihli “Elysium”u da karanlık bir öykü anlatır (filmi görmüştüm; ve projenin eski tanıtım resimlerine bakınca hemen kaynağın bu tasarım olduğunu anladım). Varlıklı, zengin ve ayrıcalıklı bir kesim artık yaşanmaz hale gelen Dünya’yı terk etmiş, yörüngedeki “Elyisum-Cennetdenen Stanford Simiti’nde yaşamaktadır. Dünya’da, salt paryalardan oluşan bir çoğunluk kalmıştır; kıyamet sonrasını hatırlatan,  modern yerleşkelerin harabeye döndüğü, temel sağlık hizmetlerinden ve asgaride yaşam konforundan bile yoksun çevrelerde işçiler, aileler, zor ve yetersiz yaşam koşulları içinde yaşamaktadırlar; robotik teknoloji ile desteklenmiş baskıcı denetim belki de Cennet’deki kitleyi beslemek üzere yığınların kontrollü kaosuna dönüşmüş bir Dünya’yı baskı altında tutmaktadır. Bir biçimde Dünya’dan Elysiuma göç amacıyla gelebilen tüm mekikler yok edilmektedir. Film bu Cennet’in, ya da Simit’in ele geçiriliş öyküsüdür.

İşin ilginç yönü, yukarıda belirtilen NASA kökenli kaynakta verilen Stanford Torus canlandırma veya tanıtım betimlemeleri ile Elysium’un sinematografik ifadesinde birebir paralellikler mevcut. Mesaja eklediğim ilk resim bir sanatçı gözüyle Stanford Torus projesini gösteriyor; kaynak;; ikincisi ise senin verdiğin kaynaktan Torus’un kütle ve iç mekan görünümüne ait canlandırmalar (Holbrow, a.g.e.; s.8, 38).

Fotoğrafların kaynakları şöyle:

1- http://bit.ly/1Qs65lv

2- Holbrow; s.8, 38

Ekler (soldan sağa, yukarıdan aşağıya 1-2)

AQ3

AQ4

Konu Re:Torus 55
Gön amorello@γνῶσις.net 29 May.

Paralellikler derken neyi anlatmak istiyorsun?

Konu Re: Torus 56
Gön Ap2001@tellus.com 30 May.

Şunu anlatmak istiyorum. Önceki mail’imde gönderdiğim imgeler NASA’nın yayınına ait. Kuşkusuz O’Neill’in gelecek kurgusu ve geleceğe ilişkin naifliği bu proje için de söz konusu. Oysa Elysium’da çok daha gerçekçi bir kurgu var. Yukarıda Simit’in içini gösteren imgede, altta bu güzel yaşamın bir parçasına bakıyoruz. Neşeli bir sohbet var 3 kişi arasında. Arka planda da eğrisel zemine yayılmış bir burjuva banliyösü. Sana gönderdiğim ilk imge Elysium’dan alınmış 3 adet görüntü. Yerleşkenin genel kütlesi, eğrisel zeminde yaratılan lüks banliyö görüntüsü ve bu yaşama ilişkin bir kare; yerleşkenin idari, askeri ve sosyal mekanizmasının başı olan karakter yeni gelen yerleşimcileri veya belki de yüksek teknoloji ile tıp hizmeti almak isteyen bir aileyi karşılıyor. Adeta lüks bir sitede varlıklı burjuvalara ev satan “executive” emlakçı veya yönetici gibi. İkinci ekte detaylarda karşılaştırma yaptım; paralellikten kastım bu. Filmin kareleri ile NASA yayınındaki tanıtıcı resimler çok benziyor. Bununla beraber sorun şu ki, Elysium karanlık bir öykü. Ütopya değil; tam bir distopya. Son ekte gönderdiğim, merkezi harabeye dönmüş, geri kalan bölgelerin de gecekondu mahallelerine dönüştüğü, halkların bahsi geçen hizmetlerin hiçbirisini alamadığı Dünya coğrafyası… Elbette ki bu bir Hollywood yapımı, popüler kültürün pazarına çıkmış bir ürün. Tuhaf olan da bu. Jakarta’dan Los Angeles’a, Caracas’tan Pekin ve İstanbul’a…Bu görüntüler her coğrafyada var olan mini-Elysium’lar ve geri kalanlar olarak mevcut. Film aslen bugünümüzün bir ifadesi. İlk görsel seti Elysium’dan yakaladığım kareler; ikinci set dünkü mesajımda gönderdiğim görsellerden detaylar; üçüncü set ise yine Elysium’dan yakaladığım, Dünya’yı tasvir eden kareler…

Ekler (soldan sağa, yukarıdan aşağıya 1-2-3’lü gruplar halinde)

AQ5

AQ6.jpg

AQ7.jpg

Konu Enzmann 57
Gön amorello@γνῶσις.net 01 Haz.

Bu tanım ve analiz olumlu; bu analitik bağlamı kaybetmemelisin. Ben Enzmann’a geri dönüyorum:” Enzmann Yıldız Gemisi”ne ait projenin 1964 yılında bir raporla New York Bilimler Akademisi’ne verildiği bilinmekteymiş; ancak böyle bir rapor bulunamamış da. Enzmann 1966 yılında aynı akademiye “Misyon Planlaması” başlığı altında raporlar sunmuşt; ama “Yıldız Gemisi”nden bahsedilmemekteymiş. 1984 yılına dek en az 4 adet kaynak “Enzmann’ın Yıldız Gemisi”ni 1964 veya 1966 yıllarında keşfettiğini yazmış; popüler bilim ve bilim-kurgu dergilerinde deuterium’u yakıt olarak kullanan, termonükleer güçle çalışan, 200 kişiden 2000 kişiye kadar bir insan grubunu ışık hızının %10’a ulaşan bir hızla taşıma potansiyeline sahip geminin ve bağlantılı filo sisteminin canlandırıldığı resimler yayınlanmış; tek bir aracın projesinden çok, belli ve planlanmış bir misyonun sistem çözümünü hatırlatan yayınlar bunlar. Aslen 1.Dünya Savaşı sonrasında Rus Çarlığı’na esir düşen ve Sibirya’daki hapisten kaçan bir Avusturya’lı asker ve Pekin’de görevli İngiliz bir hemşire anneden olan Enzmann’ın eğitimi Çarlık döneminde Sibirya’nın Arktik kıyılarının haritasını ve Stalin döneminde de aynı kıyıların bir balonla fotoğraflarını çeken bir öğretim görevlisi tarafından sağlanmış. Enzmann Güneybatı Afrika’da çok uzun soluklu seyahatlere çıkmış, incelemeler yapmış; Orta Asya ve Çin’in haritalarını çıkartan Alman kurumları ile çalışmış; Paleolitik Çağ topluluklarının olası dili üzerine çok ilginç (ve neredeyse tek) bir kitabın da yazarıymış; ve ayrıca ünlü silah ve savunma sistemleri üreten Raytheon Corp. çalışanıymış…

Konu Re: Enzmann 58
Gön Ap2001@tellus.com 8 Haz.

Bir haftalık uğraşının sonucu benim açımdan tatminkar değil…”Dr. Robert Duncan Enzmann’ın Yıldız Gemisi” hakkındaki bilgi, ağırlıklı olarak “Icarus Project” adlı 2011 yılında ilan edilen, misyonu 2100 yılından önce yıldızlararası yolculuğu mümkün kılmak olan, NASA, ESA (Avrupa Uzay Ajansı)’ye bağlı havacılık ve uzay bilimleri mühendisleri, profesyonel bilim adamları, üniversite akademisyenleri, öğrenciler, mühendisler, yazarlar, sanatçılardan kurulu bir inisiyatif olan, kar amacı gütmeyen organizasyon bünyesindeki kişi veya alt gruplardan elde edilebilmekte. Ağustos 2011’de yapılan bir Dünya Gemisi sempozyumunda, “British Interplanetary World Ship Symposium”a NASA bünyesinden fizikçi Dr. R. K. Obousy, psikolog A. Crowl, havacılık ve uzay bilimleri mühendisi ve fizikçi K.Long tarafından verilen bildiride “Enzmann Yıldız Gemisi” tartışılmış. İşin ilginç yönü hemen hepsi Icarus Projectin çekirdek kadrosunu oluşturan bu isimlerin söylediğine görebu sunum, Enzmann Yıldız Gemisi’nin kamuya açık olarak ele alındığı, tartışıldığı ilk ve tek toplantı”… Bu sunum ve görseller için kaynak şu linkte; http://bit.ly/1FOITU; ayrıca senin de verdiğin bilgiler için de kullanılabilecek, Enzmann hakkında Icarus altında geliştirilmiş bir kaynak blog için şu linke bakılabilir; http://bit.ly/1FOJ1mL  

 Bu arada bazı görseller de yakaladım. Bir tanesini gönderiyorum sana. Enzmann’ın önerdiği Orion gibi bir sistem çözümü. Misyonun profiline göre değişebilen büyüklükler söz konusu olabilmekte.  Geminin başındaki büyük küre deuterium yakıtını içermekte; uzunlamasına gelişen gövde de yaşam alanları mevcut. Bu ilginç grafik ise bu yaşam alanlarının kesiti. İşin ilginç yönü ne biliyor musun? Bu gövde kat kat bir bina gibi tasarlanmış; ama uzayda çatısı yönünde yol alan bir bina; orta alanlarda boşluklar, ortak alanların düşünülebileceği öngörülmüş olmalı… Icarus’un sitesinden…

Fotoğrafların kaynakları şöyle:

1- http://bit.ly/1FOITUb

2- http://bit.ly/1FOITUb

Ekler (soldan sağa, yukarıdan aşağıya 1-2

AQ8

AQ9.jpg

Konu Re: Enzmann 59
Gön amorello@γνῶσις.net 12 Haz.

Sana bir görsel de ben gönderiyorum… Ascension’dan…Geminin kamusal alanlarını bağlayan asansör; ve boşluk (kaynağım;)… Bir yorum yapabilir misin?

Fotoğrafların kaynakları şöyle:

1- http://on.fb.me/1P96qqQ

Ek

AQ10.jpg

Konu Re: Enzmann 60
Gön Ap2001@tellus.com 13 Haz.

Enzmann’ın gemisi etrafındaki giz olgusu, özellikle web kaynaklarının bu konudaki suskunluğu göz önüne alındığında bile Ascension’ın senaryosunun nereden beslendiği belli olmakta.  Enzmann Yıldız Gemisi’nde, özerk daireler, ortak, ya da kamusal alanlardan oluşan uzunlamasına  eklentilerle gelişen gövde var; geniş ve yüksek kamusal alanlar da yer alıyor bu gövdede. İç mekanlarda sürekli ivmelenen geminin  motor bölümüne doğru bir basınç söz konusu olacaktır; yani bir anlamda insanlar ve yaşam için suni bir yerçekimi yaratılacak, yaşam adeta dev bir binanın içindeymişçesine süregelecektir; ya da  Enzmann Yıldız Gemisi’nde, Dünya yaşamındaki gibi, ama kapalı, çok katlı merkezdekini andıran bir yaşam göverebilecektir. Ascension adlı yapımda uzayda yol almaktan çok bir holding genel merkezini andıran yaşamın olanaklılığının fiziksel yönü bu dur. Ascension’ın senaryosunda da Enzmann karakteri mevcut. Enzmann, bu senaryoda 60’lı yıllarda gizli bir askeri proje olarak Ascension’ın tasarım ve inşasını gerçekleştirmiş bir bilim adamı; proje, senaryoda, günümüzde oğlu tarafından idare edilmekte. Ascension’ın jeneriğinde Ascension-Orion Sınıfı uzay gemisi yazısı belirdiğinde artık parantez kapanıyor sanırım…

Konu The shift of the Real 61
Gön amorello@γνῶσις.net 14 Haz.

Bu sohbete başladığımızda belli bir “geometrik noktaya” geleceğimizi bildiğini düşünüyorum.

Tanışıklığımız nereye uzanıyor?

Zamanın Ruhu’nu yakalamak isteyen ve böylece uyku ve uyanıklık arasındaki, kabusların artık korkutmadığı, tutkuların asabileşmediği o alacakaranlığa “geçmek” isteyen her canın nefes aldığı o mahal neresidir?

Sen oraya olmayı istedin. Ekserisinin bilmediği o mahalin onu arayan can tarafından inşa edildiğidir.Şimdi sen de oradasın; alacakaranlıkta; ve bu mahali inşa edebilirsin. Bu yıldızlararası pencereden ne görüyorsun?

Konu  Re: The shift of the Real 62
Gön Ap2001@tellus.com 18 Haz.

Morello’nun kitabında elbette ki yalıtılmışlık var. Bu halin olumlu bir konum olduğunu söylemek çok zor. Bu daha çok her bireyin bazen kendi aşkınlığında ne varsa ortaya çıkarıp bizimle paylaştığı, bazen de içkin olanın tüm kapıları ve pencereleri kapatıp benliği mezara dönüştürdüğü bir konum. Olay yok; daha çok zamanın içeriklerini, bazen geçmiştekini, bazen olan biteni, bir sesin anlatması, ancak sahneye koymaması gibi…

Diğerleri bilim-kurgu yapıtlar. Popüler kültür ürünleri; bazıları ilgi çekmiş, bazıları çekmemiş olabilir. 60’lı yıllarda Simit, Silindir gibi projelerin yapılması da çok ilginç değil. Uzay programlarının altın çağı… Onyıl bittiğinde Ay’a gidildi değil mi?

BSG umut dolu bir öykü mü? Birkaç sezonluk bir dizi filmde, soykırımdan kurtulan depresif bir kitlenin boşluğun içinde, kapalı mahallerde mücadelesi ve Uzay’ın karanlığında kaybolarak ulaştıkları Cennet’de insan uygarlığını başlatmaları; ki, sonrasını biliyoruz, ilk uygarlıklar, kadim uygarlıklar, vs.. Bu içinde yaşadığımız Dünya zamanı adına olumlu bir mesaj vermiyor; çünkü açlığın, savaşın, ölümün, hastalığın ve sahte peygamberlerin cirit attığı Kıyamet-Öncesi’nde bildiğimiz varoluş kodlarının değişmesi hiçbir olumlu etki yaratmıyor; örneğin semavi denilen dinlere ait kutsal kitapların öne sürdüğü, Tanrı’nın yarattığı ayrıcalıklı evlatlar olgusu; veya sonsuz olana yakın olasılıkların sonucu olarak, rastlantısal olanın yaşam ve İnsan’ı ortaya çıkarışından ibaret bilimsel olgular… Bunlar bir keyfiyettir; Kobol’dan gelen ziyaretçilerin bir projesi olmak ne demektir? Bunu düşünmek bizim bu Dünya’ya, kökenimize, aidiyet esaslarımıza yabancılaşmamıza neden olmaz mı? 60’lı yılların modern kültürünün miras fetih ve koloni iştahına rağmen yine de insanlığın içine düştüğü açmazlara karşı geleceğe yönelik umut içeren projeleri yok muydu? Peki popüler kültürde, bu projelerin, bu açmazları gidermek bir tarafa, ahlaksızca bir güç istencinin dışavurumu ve gerçekleşmesi sayesinde kurbanlar vererek sahte bir aidiyetin garanti altına alınması için kullanılması da umut verici mi? Değil. Hayli karanlık bir tablo… O’Neill Silindiri’nin Dünya yok olduktan sonra kullanılabilecek bir gereç olduğunu öğrenseydi ne derdi? Cooper İstasyonu baba-kız öyküsünün dramatik yönüne sahne olurken, seyirci Dünya’ya ne olduğunu, diğer karakterlerin başlarına ne geldiğini merak etmez mi? Kaldı ki, Dünya’daki pastoral bir peyzajı O’Neill Silindiri içine inşa etmek doğrudan bir nevrozun alameti değil mi? Stanford Simidi’nin yığınların sefaletine rağmen yaratılmış bir burjuva Cennet’i olmasına özgün Simit’i tasarlayan ekip ne derdi kimbilir…

Konu Re:The shift of the Real 63
Gön amorello@γνῶσις.net 19 Haz.

Neden bir kitle nevrozu?

Konu  Re: The shift of the Real 64
Gön Ap2001@tellus.com 19 Haz.

Gerçek değil… Sorun bu… Dünya’daki pastoral bir peyzajın tarihi vardır değil mi? Ya da Dünya’nın bir tarihi vardır… Bir uzay istasyonundaki sahte  bir çiftliğin tarihi var mıdır? Interstellar’da Zaman ve Tarih için quantum fiziğinin bilimsel esasları ve tutarlılıkları açıklayıcı olabilir; ama Gerçek olanı yaşayan insanların Psykhe’leri bunu ne kadar kaldırabilir? Buna masalsı bir ebeveyn-evlat ililşkisinin ödipal sosunu dökmezsen tabii…

Konu Re:The shift of the Real 65
Gön amorello@γνῶσις.net 20 Haz.

Şu halde Tarih, gelecekte yaşamak, geçmişte yaşamak gibi kavramsallıkların birbirine girmesi ve tüm tarih duygusunun yitirilmesi mi fikri zeminimiz?

Konu  Re: The shift of the Real 66
Gön Ap2001@tellus.com 20 Haz.

Öyle görünüyor… 60’lı yıllar nedir kültür tarihinde? Vaadlere inancın kaybolmaya başlaması? Hayal kırıklığı? Umutlar? İnanmak için inatçı bir tavır?  Dünya’nın Toprak Ana-Yer-Gaia sıfatlarından çok, geçici olarak üzerinde bilinmezliğe yol aldığımız bir gemi olarak hissedildiği ortada; bu kesin… Orion, Simit, Silindir sadece umut değil; aynı zamanda gizli bir umutsuzluğun gösterenleri sanki… Nitekim aynı dönemde çoğu insan oralardan bir yerlerden geldiğimize inanmaya başladı değil mi? Larson ilk o zamanlar üretti,; ve sonra bugünkü hikayeler; Moore, Levens… Umudun, karanlık bir kısır döngüye dönüşmesi; tabii yas ile çoğalması….

Konu Re:The shift of the Real 67
Gön amorello@γνῶσις.net 20 Haz.

Son yazdıkların, dün yazdıklarınla çelişmiyor mu? Gerçek ile ilgili olanla… Dünya bir Dünya Gemisi’ne dönüşürse … Ne kadar gerçektir? Tereddüt ve karmaşadan uzak ilerleyelim … Peki Tarih’in bildik çizgiselliği midir zarar gören? Tarih’in sona ermesi bu anlama mı geliyor? Eğer bu dünyadaki yaşam, bir kapalı mekandaki Barok sahneye dönmüş ise, yani kendi üzerine kapanmışsa, o zaman tarih de göreceli değil mi? Hem de kendi çizgiselliğinde, ki artık çizgisel de dememek gerekir.

Konu  Re: The shift of the Real 68
Gön Ap2001@tellus.com 20 Haz.
Konu Chris Marker 69
Gön amorello@γνῶσις.net 20 Haz.

Teknik olarak bu söylediklerin ile Chris Marker’ın sinema dili neredeyse birebir örtüşüyor gibi; Zaman’a ilişkin karmaşaya kadar çok şey bulabilirsin onda…

Konu  Re: Chris Marker 70
Gön Ap2001@tellus.com 23 Haz.

Bu çok doğru. Chris Marker…Aklıma hiç gelmedi; kesinlikle haklısın…

Chris Marker dersen eğer aklıma gelen “La Jetée” olur. Ne çok yazıldı üzerine…

Hatta bir kez, bir konferansta onun hakkında konuşmuştum. La Jetée değil, “Oniki Maymun” üzerineydi bu konuşma… Burada yaptığım konuşmadan bir alıntı yapabilirim. “Oniki Maymun”u biliyor musun? Hani bir virüsün dünya nüfusunu yok ettiği bir dönemin sonrasında başlar; yeraltı mekanlarına sığınan sağ kalanların oluşturduğu ve bilim adamlarınca yönetilen tiranlık, sakıncalı bireyleri yeryüzüne göndererek virüse karşı yaşayan canlı örneği toplatmaktadır. Bu insanlardan Cole’a bir başka görev daha verilir. Geçmişe gönderilecek ve virüs ortaya çıkmadan buna engel olacaktır. Cole bilinmeyen bir nedenle farklı zamanlara gönderilir; bir türlü doğru zamana gidemez. Bu süreçte akıl hastanesine de düşer; vs…:”Seyirci 2035 yılında yeryüzünde dolaşan Cole ile, Philadelphia’nın boş, insansız caddelerini görür. (…) 2035 yılında, ölü ancak donup kalmış Philadelphia’da bina önünde virüse karşı koyabilen bir ayı, binanın saçaklığında ise bir arslan görür.1996 yılında ise, ayı bir panodaki resim olarak vitrindedir. Tüm bu empatilerin bir tek sonucu vardır: Doğrudan deneyim farklı katmanlı olarak algılanmaya başlar. Bu katmanlar entelektüel ifade ve açıklamalara ait değildir. Bu katmanlar doğrudan algılamaya yöneliktir; ve seyirci doğal olarak gerçeğin zamana göre kırıldığı yerde Cole’un deliliğinden şüphe etmeye başlar. (…) Cole ile ilgili kararı yine seyirci verecektir. Verirken de hiç kuşkusuz içinde yaşadığı mekanlara, kente ürpererek bir daha bakacaktır.”

Bir Cevap Yazın
Your email address will not be published. Required fields are marked *

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: