Cesur Yeni Barok Dünya üzerine notlar#3: Barok Kapı Hakkında…

Barok Kapı Hakkında…

Soldaki  resme bakın: G.Courbet’nin bir tualinde, kırda bir gezinti sırasında, tanışık kişilerin karşılaşmasını betimleyen bir sahne görülüyor. 1854 tarihli yapıt, sanat tarihinde Courbet’nin genel uslubu gibi Gerçekçilik ile ilişkilendirilmiştir. Çoğunlukla sanat tarihinin bir yapıt üzerinde oluşturduğu genellemeler çoğunlukla yapıtın somut gerçekliğinin fenomenolojisini sanat sosyolojisi lehine bulanıklaştırmaz mı? Courbet hakkında, Gombrich bile klasikleşmiş yapıtında bize kendini resmederken ortaya koyduğu betimlemede ceketsiz, fazla keyfe keder kıyafetinin, yapıtının konusunun rastlantısallığının ve soylu bir klasisist tavırdan uzak oluşunun dönemin burjuva beğenisi ve önceliklerinden uzak oluşunun bir çeşit başkaldırı veya kamuoyunu sarsma gereğinden söz eder. Yapıtın bulunduğu müzenin pedagojik yayınında ise Courbet’nin kırda rastlaştığı bu iki kişinin onun yapıtlarını satın alarak destekleyen mescena’sı ile asistanı olduğundan bahseder; tablo hakkında ilgi Courbet’nin kendini kibirli ve yapılı, mescena’sının ise edilgen ve hürmetkar resmedilmesi ile bu sahnelemenin sosyal göstergeleri üzerinedir[1].

Oysa resim kendiliği içinde paranteze alınır ise, bugün 20.yy’ı geçmiş gözlerimize, Akademizm’den çok da uzak görünmez; kontrastlar, resmin merkezindeki köpek ve şapka tutan el, 2 kişinin lekesi ile diğer figürün dengesi (belki bilinçli olarak ama tahammül derecesinde bozulmuş denge), vs…

Sağdaki resme bakınız: C.Monet’nin 1872 yılında betimlediği ve çerçevelediği limandaki gün doğumu sahnesinde, algılanan renkleri ve biçimleri manipüle eden, aslında kimyasal bir birleşik olan soluduğumuz havanın etkisinin manzarayı sarmalayışı da alımlayıcıya sunulmakta. Bu yapıt iyi bilindiği üzere İzlenimciliği başlatan yapıttır. İzlenimciliğin ne olduğuna, özelliklerine değinmeyeceğim burada…Şu basit soruyu sormak istiyorum: Bu yapıt bizim 21.yy’dan bakan gözlerimize gerçekçi gelmiyor mu? Fotoğrafın keşfi ile resim sanatının özgünlüğünü korumak için başka tekniklere yöneldiği (doğanın gerçekçi betimlemesine karşın kübistlerin yöntemleri veya sanatçının dokunuşunun aura kazandırması babında fırça izlerinin gittikçe abartılı bir şekilde görünür olması, vs.) sanat tarihinin kabul ettiği bir husustur. Gelgelelim resmin ontolojisi halen manzara veya nesnelere dönük olup bir alımlayıcının durgun gözlerinin retinalarına yansıyan bir görüntüdür; ta ki…

37.463_ph_web (1)1.10_pablo_picasso_bouteille_de_vieux_marc_verre_et_le_journal_ppic0137

R.Delaunay’ın 1911 yılında kübist olarak sınıflandırılan yapıtını yazar G.Stein görmüş müydü bilemiyorum; ancak bir yıl sonra Paris’te kübist sanat çevresi ile evinde düzenlediği toplantılarda dördüncü boyut kavramı sıkça anılır olmuş.[2] Dördüncü boyut en kaba şekliyle ressamın konusunu, nesneden ibaret olsa bile mekansallaştırarak, ona dair hareket ve zaman süreci içinde biriktirdiği algı imlerini bir arada verme çabasıdır. Bu yaklaşımda resmin herhangi bir odağı olamayacaktır; hatta resmin konusunun da bir önem arz ettiği söylenemez; öyle ki, ressamın öznelliği bile ikinci plandadır; hatta yoktur…Aslolan sadece fikrin kendisi, yöntemin kavramsallığıdır.[3]

Burada okuyucuya şu soruyu sormak istiyorum: Şimdiye dek, Kübizm’in getirdiği zamana göre mekânsal devinimin 2 boyutlu bir düzlemde sunulmaya çalışılması dahil olmak üzere, Newton fiziğinin ne olduğuna vakıf zihinlerimizi zorlayacak bir yapıttan söz ettik mi? Bence hayır[4]… Gelgelelim, Kübizm’in, yukarıda bahsettiğimiz Analitik bağlamından Sentetik denen bağlamına geçildiğinde (ki, G.Braque ve P.Picasso’dur öncüleri) işler biraz değişmeye başlıyor…

Bakınız, şimdi sağdaki yapıta bakalım: Picasso’nun Vieux Marc Şişesi, Bardak ve Gazete adlı 1913 tarihli yapıtıdır bu; ve bir Sentetik Kübizm örneğidir. Yapıta bakınız; ama bir sinema filminin kurgusuna bakar gibi bakınız. Brendy şişesi neredeyse çocuksu bir minimalizmle resmedilmiş; sadece çizgisel bir ifade var; kadeh belli belirsiz görülüyor; biçimsel açıdan parçalanmış; ama gazete parçası, Fransızca gazete anlamına gelen Le Journal kelimesi okunabilecek bir şekilde seçilmiş; ve bir parça kesilerek resim düzlemine yapıştırılmış…Kompozisyonda ayrıca bir duvar kağıdı parçası da var; aynı gerçekçi güdümle o da düzleme yapıştırılmış…Son olarak dikkat çeken, Paris café’lerinin lambri kaplamaları ve duvar kağıtları arasında yer alan altın yaldızlı profile ait bir baskının da düzleme yapıştırılmış olması…Gerçek malzemelerden parçaların tual veya kağıda yapıştırılmasının hem Braque, hem de Picasso’nun sevdiği bir yöntem olduğunu biliyoruz…Peki bu yapıt Analitik Kübizm’i ne şekilde manipüle ediyor acaba?

Hiç kuşkusuz şu şekilde manipüle ediyor: Bir çeşit mekânsal belagat çıkıyor ortaya; ama net değil; hatta belki de ezoterik bir belagat bu…Ezoterik, çünkü bir Paris café’sinde bir kadeh brendy yudumlayarak gazete okumaya ilişkin bu mekânsal belagat; ve Kartezyen doğrusal zaman akışı içinden bir anın koparılıp çıkarılması değil bu edim. Mekansal belagatin ontolojisi, zamana ilişkin değişkenin, öznel anlamda kişiden kişiye göre değişen kurgusuna bağlı. Bu işaret ettiğim husus ileride Kübizm ve Barok üzerine başka bir metnin konusu olacak; ancak şimdilik halen Newton fiziğini bilen zihinlerin rahat edeceği bir bağlamda olduğumuzu kendi kendimize zikredebiliriz.

Geliniz Magritte’in 1950 tarihli yapıtına dikkat edelim: Çerçevede görülen manzaranın gündüz vakti mi, gece vakti mi olduğu, evleri ve sokağın aydınlanışı ve pırıl pırıl gökyüzü ile izafi bir olgudur. Yapıt gerçekçi bir resimdir; ancak gerçeğin kendisi izafidir. Tıpkı Dünya üzerinde etkili olan kütle çekim sayesinde Kartezyen, belirli bir zaman mekan ilişkisini kabul eden Newton fiziği değil, zaman ve mekan ilişkisini tamamen izafi olgulara göre kurgulayan Einstein fiziği gibi. Magritte’in sanatı, sanat tarihinde Gerçeküstücülük ile ilişkilendirilir. Yapıtlarındaki mekânsal kurgu, tasavvur ve nesnelerin, gerçeküstücü grubun ürettiği pek çok yapıt gibi, günlük yaşamın kültürel bağlamında değil, en çok Freud’çu bilinçaltının derinliğinde gösterilenlere kavuşacağı düşünülür; ki, bu zaten gerçektüstücülerin de aradıkları bir husus olmuştur. Tıpkı Dali’nin Cala de Portlligat’taki evinde, bir kapı eşiğinde görülen şu manzara gibi…

2017_NYR_15004_0012A_000(rene_magritte_lempire_des_lumieres)

dali

Einstein’ın varlığını savladığı kütle çekim dalgalarının varlığının ispatlandığı bir dönemdeyiz. Parçacık fiziğinin olağanüstülüğünü günlük yaşamımızda çok fazla deneyimlemeyebiliriz; sonuçta Enola Gay’in bıraktığı bombanın tanrısal ışığını görenler de çoktan bu dünyayı terk ettiler; ama MR cihazları ile kolumuza şırınga edilen radyoaktif madde sayesinde vücudumuzda büyüyebilecek kanserli dokuyu 3 boyutlu bir veri grubunda keşfettiğimizde buna pek de şaşırmıyoruz.

Bu sanat yapıtlarının tümü bugün anladığımız, kolay ölçebildiğimiz ve öğretebildiğimiz fizik sayesinde elektrik ampulüne de, nükleer santrallere de yabancı olmayan Dünya’yı içselleştiren toplumların ürünü olduğunu söylemek yanlış olur mu?…Bu sefer Magritte’ten 364 yıl önceki bir El Greco tualine bakalım:

Bu resimde, diğerlerinde olmayan başka bir detay vardır.

El_Greco_-_The_Burial_of_the_Count_of_Orgazelg küçük

Bu resimdeki dramanın parçasıdır alımlayıcı; sol alttaki çocuğa bakın:

O size bakıyor…

O sizin bu sahneyi izlediğinizin farkında, sizi görüyor…

Barok resmin tipik bir özelliğidir dram, tiyatrovarilik ve tüm bu unsurları güçlendiren ışık-gölge kontrastları, canlı renkler, dinsel ve tarihsel olanı idealize değil gerçek figürlerle en dramatik anı gösterecek şekilde canlandırma…Bunu biliyoruz…Resimlerin betimlediği aleme, bir pencereden bakar gibi bakmıyor muyuz? Bu edim ister istemez hayatın da bir tiyatro olduğu fikrine bağlanmıyor mu?[5] El Greco burada Orgaz Kontu’nun ölümünden sonra cenazesi ve gömülüşünü resmetmiş; ama biz ruhunun yükselişi ve Vaftizci Yahya ve Meryem’in arasından geçerek İsa tarafından yargılanacağı anın hemen öncesini de görebiliyoruz; çoktan Cennet’te yerini almış ehlikitap erkanı ile beraber.

Aslında resim yerel bir mit olan bir mucizeyi de konu alıyor; cenazeyi yerleştirenler Aziz Stephanos ve Aziz Augustinus’tur. Lakin bu mucize yeryüzünde gerçekleşmektedir; ve Hristiyan teolojisi ve öyküyü bilmeyen birisine, arkada cenazeye katılan 16.yy’da yaşamış önemli aristokrat ve askeri erkandan daha bu azizler daha parlak resmedilmiş olsalar bile, daha az gerçek olmayan din adamları gibi de görünebilir. Resmin bizim için önemi, hem Yeryüzü’nde, hem de öteki aleme vakıf olabilmemizdir. Acaba El Greco böyle bir ölüm anına ilişkin konuyu, 16.yy Avrupa’sının Hristiyan öncelikleri olmadan, bugün betimlemek isteseydi ne yapardı? Alımlayıcısına bu deneyimi nasıl yaşatırdı? Öyle ki, alımlayıcı hem bu alemin fizikselliğini deneyimleyecek, hem de ölüm sonrasında bilincin kendi ile yüzleşmesine şahitlik edecek…Belki El Greco, renkler, ve sanatında mekânsal betimleme konusunda esrarengiz tarzından dolayı 2 saatlik bir film çekmeyi tercih edebilirdi[6]…Bizler de bu tabloda kaybolduğumuz gibi kaybolup gidebilirdik o filmin içinde; ve salonu terk ettiğimizde ürpererek bakardık belki etrafımıza, ve gerçek olana Kartezyen bakış açısı ile duyduğumuz güven sarsılabilirdi.

Görünüşte Barok resim Dünya’yı Platon’un mağarası gibi algılatıyor görünebilir; lakin alımlayıcının yapıt ile kurduğu ilişki doğrultusunda, her yapıtın bir geçirimsiz, tamamını göremediğimiz, ama içselleştirebildiğimizin içinde kalabileceğimiz tarihüstü bir bağlamı olabileceğinden söz edemez miyiz?. Öyle ki, her bir geçirimsiz bütünlüğü kapsayan genel ve çok boyutlu bir Bakış’ın ne olabileceğini bir türlü hayal edemiyoruz; zira bu bütünlüğü tam olarak ölçemiyoruz; ölçmeye çalıştığımızda kendi bilincimizi de deney tüpüne sığdırmamız gerekiyor; ve doğal şartları bozmak zorunda kalıyoruz (bir Rembrandt tablosuna duyduğumuz tutkunun sebebi ne olabilir? Özdeşleşme? Bireysel psikanalizle ortaya çıkacak bir anı? Çocukluk?, vs., vs.; hemen hepsi mi?; belki bu sorgulamada bir cevap verdiğimiz her an, Schrödinger’in Kedisi’ni de öldürmekteyiz…Kimbilir?)…Fizik alanında bu tartışma Quantum Fiziği’ne benziyor…Belki tarihsel Barok kültür ve çağ değil, ama Barok bir bakış açısının bugün yeniden ele alınması pek de anlamsız değildir.

[1] Gombrich, E., H., 2007: Sanatın Öyküsü, Remzi Kitabevi; pedgojik yayı için: Gustave, Courbet, una artiste engagé; Le musée Fabré, Montpellier’nin yayını; URL: http://museefabre.montpellier3m.fr/Media/Files/RESSOURCES/RESSOURCES_PEDAGOGIQUES/Gustave_Courbet_un_artiste_engage

[2], L., 2013: Picasso and the Chess Player: Pablo Picasso, Marcel Duchamp, and the Battle fort he Soul of Modern Art, UPNE; s.71-75

[3]A.Gleizes’a 26 Temmuz 1916 tarihli mektubunda şöyle yazmış:  Eğer resim bir sonuç olsaydı, salt fiziksel zevklere hitap eden önemsiz bir sanat türü olurdu…Hayır, “Resim” bir dildir-kendi sözdizimi, kuralları vardır. Bu çerçeveyi biraz sarsmak, söylemek istediğini canlı ve güçlü kılmak…Bu sadece bir hak değil, aynı zamanda sorumluluktur; ama “Sonucu” asla gözden kaybetmemek gerekir. Gelgelelim “Sonuç”, özne de değildir, nesne de; hatta resmin kendisi bile değildir-Sonuç, fikrin kendisidir; Robbins, D., 1985: Jean Metzinger: At the Center of Cubism, Jean Metzinger in Retrospect, The University of Iowa Museum of Art, J. Paul Getty Trust, University of Washington Press., s. 9–24

[4] Okuyucu eminim ki, Kübizm’in Dördüncü Boyut ile ilgili tutkusunun en güzel ifadesinin film olduğu gerçeğini fark etmiştir. Doğrudur; D. Vertov, Sovyet avangard sinemacı 1923 yılında Kamera-Göz adlı yapıtı ile beraber şu sözleri sarf etmiş: Ben bir gözüm; mekanik bir göz…Ben, ki bir makineyim. Dünyayı sadece onu görebildiğim şekilde  gösterebilirim. Zaman ve mekanın sınırlarından kurtulmuş şekilde, evrenin her noktasını arzu ettiğim şekilde birleştirebilirim. İstİkametim, evrenin en yeni algılanış biçimine doğrudur. Bu yüzden sizin malumunuz olmayan dünyaya doğrudur izlediğim yol… Ogasawara, A., 2009: Stein, Cubism and Cinema: The Visual In Our Time, Studies, in English and American Literature, No:44; s.19.

[5] Bu mümkün mü? Kendi hayatımıza, çevremizde bizi kuşatan Dünya’ya bir tiyatro seyreder gibi bakabilir miyiz? Bu sorular, bilincin ne olduğu ile ilişkili, filozoflardan, nörolaglara, geniş bir araştırmacı grubunun üzerinde çalıştığı bir husustur. İleride bu konuya dönüş yapacağız muhtemelen…

[6] Alejandro Amenabar’ın 2001 tarihli filmi Others, Adrian Lyne’nin 1990 tarihli filmi Jacob’s Ladder, Mary Lambert’ın 1987 tarihli filmi Siesta, Marc Foster’ın 2005 tarihli filmi Stay standard fantastik-korku-gerilim öğelerine yer vererek ilerleyen Hollywood filmleridir; lakin dindışı öğelere yaslanarak aslında ölmüş olan, ama hemen ölüm sonrasında Araf’ta anıları, pişmanlıkları, ve sevdiklerinden ayrılma doğrultusunda yaşamla hesaplaşan bedensiz kişilere ait bilinçlerin kendi kurguladıkları bir zaman-mekan birleşiminde yaşadıklarını anlatırlar. Seyirci bir hükümet komplosu, hayalet öyküsü, aşk cinayeti sonrasında travma veya psikolojik gerilim öyküsü izlediğini düşünür; ancak filmlerin sonunda öykünün dışına çıkar; aslında kahramanların Araf’ta kalan ruhların Dünya’yı terk etmeden önce, başka bir zaman deneyimine göre gelişen dünyevi fantezilerini izlediğini anlar…16.yy Avrupa’sı ile 20-21.yy küresel piyasasındaki farkı düşünerek, bu dindışı deneyimlerle El Greco’nun bütüncül kurgusu birebir örtüşebilir.

Resimler için kaynaklar:

1-https://bit.ly/2NkhHMh      5- https://mo.ma/2MpHP4P

2-https://bit.ly/2oYK8Cz         6-Aydın Polatkan

3-https://bit.ly/2POH7yp        7-https://bit.ly/2xygrul

4-Aydın Polatkan

Yayınlayan

Aydın Hasan Polatkan

Retired architect; dismissed academician; reader and writer on the concept of "Baroque in 21st century"....

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s