Malevich’in Sessizliği

Bana şöyle yazdı:

“Barok Kuyu”…

Bu kavram hakkında, ancak bu tamlama ile gösterenini bulan bir deneyim mekanizması hakkında bölük pörçük yazmışlığım var. Sağlam bir kuramın oturması ise zaman alacak. Bazı kavramlar veya önermeler vardır ki, insan bilimleri ile uğraşanlar üzerlerinde bir kelam etmeye başlamadan önce birkaç tanım yapıp bunu not ederler. Bu her zaman tekrarlanır. Sanırsın o kavram, önerme yenidir…Mesela “Barok” böyle bir kavramdır. Herkes Barok dendiğinde tarihsel, estetik, sanatsal, mimari, vs, paydalarda belli bir fikir sahibidir; bu fikre nazaran kelam dinlenir. Oysa, bazen bu fikirler ziyadesiyle farklılaşır; hatta örtüşen kısımları ayrıksı kısımlarından daha az olabilir. O yüzden Barok’tan bahsedilirken, önce Barok’tan ne anlaşıldığının açıklanması adettendir…

Barok Kuyu olarak anladığım kavram hakkında ne yazabilirim? Liebniz’in Monadoloji’sine kaymam, onun içinde tıpkı sıcak bir öğleden sonrasında, atlanan bir yüzme havuzunda, bir Hockney tualindeki çakırkeyiflilik dozunda dolanıp durmam gerekir. Kıvrım’da Deleuze’ün onda okuduğu mekan epistemolojisi ile de oyalanabilirim daha sonra…

Aşkınlık:

Barok alan kapalıdır; kendi içine dönüktür; kendi içinde ise çeşitlenebilir; belki de sonsuza kadar çeşitlenebilir. Türlü türlü bağlamlara, başka dünyalara açılabilir. Bu dünyaların içeriği ise Özne’ye bağlıdır (ya da öznelere bağlıdır).  Özne’nin yönelmişliğine; arzusuna; bilgi, görgü ve kültürüne belki…

Ya Psykhe?

Elbette ki önce Psykhe ile uzlaşılması gerekir. Dürtüyü ilgilendiren bu değil midir? Kim arzu ve yönelmişliğin ardındaki psişik boyutu reddedebilir?; ancak, sorun şu ki, eğer psikanalize girersek gerçeklerle boğulup, arzunun hakikatini de reddetmiş olmaz mıyız? Analizin çıkardığı “gösterenler” kümesi bizim bağlama ilişkin tutkumuzla ne zaman ontolojik bir ilişki kurmuştur ki? Psikanalizin meyveleri insana bolca duyumsal ve duygusal katalepsi yaşatır. Sonrasında kişi başladığı yere döner. Bu şekilde, psiko-farmakolojik bir desteğin de vazgeçilmez katkısı ile, kişi, istediği kadar “gri bir günbatımına” karşı oturup boş boş ufka bakabilir; ölümüne kadar…Arzu ise var olmaya devam eder. Doyum aynı yerde bulunacaktır; ama bu mevcudiyeti kabul, belli bir disiplinle, etik ölçeği aşmış modern bir ahlak düsturu ile ele alınırsa, yıkıcı gücünün etkisi biter. Vicdan Araf’ta kötü bir oyun oynamayabilir. Ruhlar mezarların çevresinde huzurla dolanır.

Bu bir yönüyle Arzu’nun ehlileştirilmesi gibi görünebilir. Gerçek ise bu değildir. Arzu’nun ontolojisi tartışılmaz. Arzu’nun “kavranması” gerekir. Kavranması ve modern epistemoloji ile açıklanması gerekir; sapkınlığın, başka öznelerin özgürlük ve benliklerinin korunmasının yegane çaresi bu kavrayışın sonunda Arzu’yu bir Barok Kuyu içine hapsetmektir. Barok Kuyu ise doğası gereği bir Monad ve içe dönük bir Hakikat olduğundan, aslen bu durum bir hapis hali anlamına da gelmemektedir. Elbette ki Cinselliğin mekanizması da aynı sebep sonuç ilişkileri ve epistemolojinin parantezi içindedir; ama burada bizi ilgilendiren çok daha geniş yaşamsal içeriklerdir.

Ona şöyle yazdım:

“Barok Kuyu’nun olmadığı bir bağlam söz konusu mudur? İnsan, bir senaryo, belli bir gösterge sözlüğü söz konusu olmadan, hadi ister öznel, isterse kitleye mal olmuş, kitlenin güdümünde söz konusu olsun, bir senaryo, belli bir gösterge sözlüğü söz konusu olmadan ortaya çıkan bir bağlamın parçası olabilir mi?”

Bana şöyle yazdı:

Olabilir elbette…Yalnız, insan derken, tasarlayan, tasarlayarak algılayan veya tasarlayarak alımlayan, ya da alımladığını kavradığı için tasarlamaya hazır olan özne, veya öznelerden söz ediyorsun sanırım…Malevich’i bilir misin? Burada epey bir süre kaldı; ama birkaç sene önce Moskova’ya döndü. Tuallerini Hugo’ya bıraktı. Onun bir tualinin yanına git. İyi bak ona… Sonra yaklaş ve yakından bak. Malevich’in sanatında Barok bir bağlam yoktur. Onun sanatında Barok olan hiçbir şey yoktur. Onun dünyası yaşanan alemin indirgenmiş, bastırılmış, pres altında ısıtılmış ve sonsuza kadar varlığı sürecek kadar gerçekliğini kaybetmiş temsil parçalarından oluşur. Gerçek o derece hoyratça ve tek hamlede manipüle edilmiştir ki, ulaşılan Hakikat sessizdir. Sana bir öğüt vereyim, Barok Kuyu’ların hiçbirisi sessiz değildir. O yüzden bence Malevich’in sanatına yakışan ve onun dünyasını bir Barok Kuyu’ya dönüştürebilecek tek mahal müzelerin sessizliği olacaktır.

_MG_2795_2

Hugo, Hugo Häring olmalıydı. Malevich 1927 yılında halen bilinmeyen bir nedenle paldır küldür dönmüş, uzun süredir bulunduğu ve aslında daimi olarak kalmak istediği Berlin’den Moskova’ya. O yıla dek 73 tual sergilemişti Berlin’de. Dönerken de bu yapıtlarını Häring’e bırakmıştı. O tuallerden birisini, 1915 yılında yaptığı süprematist anlamda yaptığı kendi portresini görmüştüm. Yakından da bakmıştım. Onun ne demek istediğini çok iyi anladım. Malevich Süprematizm’i öyle gerçekötesi bir hakikattır ki, yakından bakıldığında fark edilen patinalar, el çiziminin getirdiği hatalar, cinsel kimliğinin karanlık çıkmaz sokaklarına daldırtacak pozisyonlar olmadan partneriyle sevişemeyen, ya da hikaye ve karakterlerin fark etmemesi noktasına varacak kadar bir oyuncuya saplantı geliştiren yönetmenin hissettiği ile eşdeğer iç daralmasına sebebiyet verir. Bu yüzdendir ki, Malevich tuallerine hiçbir zaman çok yaklaşılmamalıdır.

_MG_2796_2

 

Giorno and others for Brutalism

BRUTALİST KIT KK deneme

May be we have to talk about Brutalism, beyond the academic limits which are delicately boring and not sufficient for an honest epistemology of contemporary esthetics and global urban scene…Don’t we live in a kind of neo-post-traumatic decade in which all the past historical-esthetical contexts of Modern Age have been re-loaded again and again, just like Baroque Wells, in Liebnizian sense… In fact, that is very exciting and culturally fertile experience, but also symptomatic in terms of failure of all modernist reductionist attempts. Through all this blur frame, Brutalism in art and architecture and its allied creations (not only synchronic, but also symptomatic, i.e. Pop-Art, Beat in literature, cinema) in different fields are always fresh, healing, expressionistic and inspiring. Why?

Here I collected some images of mine…”John Giornio”, the poet, performing his “Thanx 4 Nothing”, filmed and installed by “Udo Rondinone” at the 2016 exhibition in Tokyo Palace, Paris; a Jean Dubuffet installation, “Winter Garden”, at the Centre Georges Pompidou, Paris, from a show in 2009; the corner of the housing settlement “Le Grand Parois” by the architect Jean Fayeton (1969-1971), that I took in 2011 and some excerpts from Chris Marker’s documentary “Grin without a cat (1977)”, in which he  exposed by a wonderful and inspiring montage,  recent history of the global rise and fall of the Left in post-war 20th century…

May be it’s time for us, to think again, why Angry Young Men of the late 50’s and 60’s rejected not only pseudo-regionalism of their time, but also bright, shiny, perfect minimalist –romantism of the bourgeois in favor of fetishistic realism…

Lagerfeld

Karl Lagerfeld’in fotoğrafçılığı hakkında bilgimiz yoktu; Paris, Pinacotheque’indeki sergisini izleyene kadar.

Lagerfeld’in popüler profili, bilindiği üzere, moda tasarımcısı olması…İkona dönüşmüş, basında sürekli yer alan, daha çok geçen yüzyılın erkek modasının Art Deco çeşitlemesi gibi duran siyah beyaz  kıyafeti, siyah gözlükleri, beyaz uzun saçları herkesin malumu. Kariyeri süresince kazandığı şöhret, başarı göz önüne alındığında, gençliği, özellikle doğum tarihi konusunda “en vogue” ketumluğu yaşının bilinmemesi yönünde tipik bir davranış gibi görünüyor.

1930’lu yıllara tarihlenen doğumu, savaş başladığında bir çocuk, bittiğinde ise ergenlik veya hemen öncesinde olduğunu düşündürüyor. Lagerfeld, “”Dünya’ya bir camın arkasından baktığını, savaşın sonuna kadar Hamburg’da yaşadıklarını, savaş olduğunun bile pek farkında olmadığını” söylemiş (bit.ly/1WMLgk6; bit.ly/1TlMzGR). Başka bir deyişle, çocukluk ve özellikle aile kökenleri babında belki de bilinmesini istemediği bir şeyler varsa da, bu bizi hiç ilgilendirmedi. Bizi ilgilendiren 19.yy sonunun anıları ve Weimar Cumhuriyeti’nin ürünleri ile dolu bir Almanya’ya gözlerini açmış olması ve Hitler Almanya’sının aslında Avrupa’nın geri kalanından pek de farklı olmayan estetik bağlamı içinde büyümesiydi (burada bir parantez açalım ki, Nazizm’in avant-garde sanata karşı şiddet dolu tutumu, bu sanatın alımlanmasını ne derece engelleyebilmiştir; bu konuya başka notlarda değineceğiz). Başka bir deyişle Kaiser’in Jugendstil’inin, modası geçmiş 19.yy Barok’unun, Weimar’ın Ekspresyonizm’inin, 2 savaş arası dönemin Konstrüktivizm’inin farklı tezahürlerinin, Rifenstahl’ın Klasisizm’inin, savaş sonrasında Pop’un, Brütalizm’in hem tezahür, hem de anksiyetelerinin  profesyonel yaşamının dışındaki estetik üretiminde (hiç kuşkusuz gelişme döneminin ruhuna bıraktığı izlerin en belirgin şekilde görüneceği üretim alanı) görünmesi olasılığı…Bizi ilgilendiren buydu…

Bir Alman Evi adındaki fotoğraf albümü, Prusya geleneğinden gelen bir mekan, mimarlık beğenisinin duruluğunda ağır başlı Barok bir bağlamı, Schinkel’vari, indirgenmiş bir Neoklasisizm’inin çerçevesi ile sunuyor. Casa Malaparte gibi diğer albümleri de Lagerfeld’in gözünün veya tinselliğinin belli bir mekana ilişkin nasıl yapılandığını gösteriyor. Bir örnek vermek gerekirse, bu yapılanma kesinlikle mimari değildir. Villaların hiçbirisi bütün olarak görülmez bu fotoğraflarda. Bazen yaşanmışlıklarını en çok gösteren bir banyo detayı, salon köşesi, bodrum kat görünüşü çerçevelenmiş, boş, insansız mekanların bazen en çok yok oluş, yıkıntı ve harabe duygusu veren çökmüşlüğü konu edilmiştir. Başka bir deyişle her villa aslen bütününün görülmesinin, anlaşılmasının imkansız olduğu bir Monad’dır. Tıpkı bir göz ve yüreğin anı, istek, imrenme ve beğenilerinin de bir Monad oluşturduğu gerçeği gibi…

Kitaplar için URL: —http://bit.ly/1SgIdzY— bit.ly/1PyE0m4

Devamında Lagerfeld’in fotoğrafları ile beraber, üzerlerine aşkınlığımızı “gösteren”, bazı kolaj kompozisyonlar da yer almakta…

Zaman-the Time-Le temps-El tiempo

Zamanın geçişi yanılsamadır. Yeryüzünde hiçbir alan, mahal, hiç kimse tarafından sahiplenilmez; sahiplenilemez. Ölüm değildir buna sebep. O alan, o mahal, Tarih’in bittiğini anladığımız bir dönemde fark ettiğimiz üzere, kendi kendinin sahibidir; Zaman’ın tüm sözde süreci boyunca. O alanın, o mahalin üç boyutlu içerikleri, zamana göre değiştiği zannedilen tüm boyutları ile, yaşananın, alımlananın, belleğin, bilginin ve aşkınlığın kesişiminde Barok dünyalardır. Barok dünyalar, zamanın içinde bir yerlerde kalan Özne’nin yaşadığına ve yaşanmış olduğuna inandığına, yaşayacağını zannettiğine, ya da halen yaşadığı veya yaşadığını zannettiğine karşı  duyduğu Arzu ile oluşur. Bu dünyalar bizlere verilmiştir. Bizim bu dünyalara katkımız yoktur. Bir akıntıda sürüklenirken içine çekiliverdiğimiz deniz dibi kuyularıdır Barok dünyalar; ya da Barok Kuyu’lar.Zaman içinde yaşayan, yaşadığını düşünen her varlık zaten hayatını yaşamıştır; aslında çoktan bitmiştir her şey. Bir yerlerde, bir zamanda doğmuş ve ölmüştür. O sadece başı sonu belli bir oluşun içinden geçmektedir. Hissetm ektedir. Acı duyar, neşe duyar; sevinir; üzülür; çıkamaz kalbinin karanlığından, ya da içindeki sevinç coşkuya dönüşür; sanki Dünya bir daha yaratılmış, bir daha “başlamış” gibidir. Hatta Dünya henüz başlamıştır…Çünkü…

Çünkü kendi bedeni de, ruhu da ona ait değildir. Tarih ve Zaman durağan dilimlerdir. Sonsuz dilimler. Öylesine basit bir kavramdan bahsetmiyorum, içi kolay doldurulabilen popüler bir olgudan bahsetmiyorum. Olası geçmişler, olası gelecekler; ve bazen, tam burada, şu anda…Olası An’lar. Başka, başka…Varlık o dilimlerin içinden geçer; ve anlar…Anladığında hayal etmeğe başlar; olmayanı değil, gerçeklerin hamurundan yapılmış ve arzunun fırınında pişmiş hayaller…O hayallerle açar Barok alemlerin kapılarını… Bulduğu haz, varoluşun katma değeridir.

Buralarda bir yerlerdesin; sessiz bir sokakta yürüyorsun.

Belki evindesin…

Belki yalnızsın…

Belki başkaları ile berabersin…

Ama belki, hani şu duvardaki ilanda gördüğün acı dolu yüzü kurtarmak için çaba gösterdiğin bir savaş meydanındasın. Belki aslında bu mahalle çoktan ortadan kalkmıştır; ve belki de sen çoktan geçen yılların ikiye büktüğü bir insansın; dünkü çocuklara bakıyor ve yavaşlayan fikrinin, dimağının keyfini çıkartırcasına uyukluyorsun bir köşede…

Belki de aslında Karanlık nedir biliyorsun; ve yeniden akan Işık çoktan beridir yakın dostun…

Çok yüz var her yerde; her yerde suretler akıyor…

Belki de biz buyuz Maximilian; mezarını arıyan ruhlarız…

Özür dilerim; bu başka bir mektubun konusuydu…